Namaz

Namaz

Yüce allah ı tevhid(bir kabul etmek),O nun eşsiz varlığını bilip tasdik etmek,farz olan en büyük görevdir.Bundan sonra farzların en büyüğü ve en önemlisi namazdır.Namaz imanın alametidir kalbin nurudur, ruhun kuvvetidir,müminin miracıdır.

Namaz, dünyayla bağları koparmaktır

Tasavvuf ricâline göre namaz divân-ı ilâhîde durmaktır. Nitekim Cüneyd Bağdâdî’ye sordular: “Namazın farzı nedir? O şu karşılığı verdi: Dünya ile bağları koparmak, dikkati toplayarak divân-ı ilâhîde durmak. Bu sözün anlamı şudur: Namazda beden seccâdede, akıl divân-ı ilâhîde olmalı, kalb huşû, âzâlar huzû ve huzûr ile dolmalı. Namazın bilinen şartlarını “fıkıh” ilmi tanzîm eder. Fıkıhsız bir namaz mümkün değildir. Ancak fıkhî şartları yerine getirilmiş; ama huşûdan uzak, darmadağınık bir kalb ile kılınan namaz da mûteber olamaz. Dolayısıyla namazın zâhirini tanzîm eden fıkhî kaideler, kalb âlemini tezyîn eden mânevî kâidelerle bir araya geldiğinde ancak mûteber ve makbul bir namaz kılınabilir. Kalb âleminin tezyîni ise, Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulan tezkiye (arınma) sırrını gerçekleştirmekle mümkündür.

Namazda sağ eli, sol el üzerine bağlamak, iyiliği kötülüğe tercih ediş anlamına gelir
Sağ eli sol el üzerine koyup bağlamak Hakk’ın huzurunda kulluğunu göstermeye
işarettir. Ayrıca sağ eli sol el üzerine koymak, sol eli kötü iş yapmaktan yasaklamaktır. Zira sol el değersiz işleri yapmaya hasredilmiştir. Sol el taharet gibi necaseti yıkamakla vazifelidir. Hakikati şudur ki sağ el ahirete, sol el dünyaya ve yüz de Hakk’a işarettir. O halde sağ eli sol üzerine bağlamak iki cihanda dünyadan kesilip Hakk’a yönelmenin suretidir. Namaz kılanın kalbini ya dünyaya veya ahirete yöneltmesi hakiki yöne yöneltmesine manidir. Yani kulun hem içinin hem de dışının Hakk’tan başka şeylerden bağlantıyı kesmiş olması gerekir. Kimin manevi dünyası ve gönlü Hakk’a yönelmiş olursa zahirde eli ve ayağı boş işlerle uğraşmaktan kurtulmuş olur.

İnsan kıyamda sağ elini sol el üzerine bağlarken beden diliyle iyiliği, adeleti, güzelliği; kötülüğe, zulme ve çirkinliğe tercih ediş kararlılığını gösterirken; gönül diliyle “Bizleri doğru yola hidayet et. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet. Gazabına uğramışların ve sapmışların yoluna değil” (İhdina’s-sırata’l-müstekîm. Sıratallezîne en’amte aleyhim ğayril mağdubi aleyhim vele’d-dâllîn) diyerek Rabbinin ikramlarını nefsin ve insanların zulümlerine her zaman üstün tuttuğunu ifade eder. Böylece namazda beden diliyle; kalbin benimsediği sözel dil arasında çok belirgin ve kuvvetli bir bağ vardır.

Allahü Ekber: Allah En Büyüktür
Mevlana’ya göre “Allah en büyüktür” manasına gelen tekbirin gerçek anlamı “Ya Rabbi, biz senin huzurunda kurban olduk” demektir.
O’na göre koyun keserken “Allahü Ekber” denildiği gibi kötü duygu, düşünce ve fiillerin kaynağı olan nefsi keserken de “Nefsin kurbanını kestim” denilir. Nefis için “Allahü Ekber” keskin bir kılıçtır. Onunla nefsi kestiğin zaman ruh fanilikten kurtulacaktır. Sonuç itibarıyla kurban kesmekle namaza durmak arasında bir benzerlik vardır. Kurban esnasında bir hayvan kurban edilir. Namaza durulunca da nefsin boş arzu ve hevesleri öldürülür. Çünkü namaza duran kimse, namazın erkânından başka bir harekette bulunmaz. Bulunmayınca da serbestliğe ve hürriyete alışmış nefsin isteği yapılmamış ve nefis öldürülmüş olur.
Kıyam duruşunda “Allah’ın en büyük” olduğunu ifade eden kişi, Allah’ın her şeyden yüce olduğunun şuurunda olmalı, Allah’ın zikri olan namaz ibadeti, kalbinde büyük bir yer kaplamalı, Allah’ın kalbinde her şeyden daha büyük olması beklenmelidir. Bunu dil ile söylerken kişi kalbinde, dünyada yüksek konum ve statü sahibi olan kişilere Allah’tan daha büyük değer veriyorsa, o kişi tekbir cümlesini yaşamamıştır.

Namazdaki hareketler ne anlama geliyor? Kıyamın ruhu nedir?
İnsanın bir bedenî ve şeklî yönü vardır. Bir de ahlakî güzelliklerini, psıkolojik yapısını içinde barındıran, Allah ve Rasûlü’yle aşkını perçinleyen manevî ve ruhanî bir yönü vardır. İnsanın şekli gözle görülür; görebilen her insan için çaba gerektirmez. Ancak insanın ruhundaki güzellikleri keşfetmek için, özel bir çaba ve emek gerekir. İnsanın güzelliklerini keşfe dalmak için senelerce onunla dost kalmak ya da fedakârane bir şekilde onunla bağlantı kurmak lazımdır.

Namazın da canımızdan bir can gibi, herkes tarafından görülebilen bir şekli vardır; bir de derinlerde saklı huşu ve ikâme ile ortaya çıkan bir ruhu vardır. Huşu; gönlümüzü, zihnimizi ve ruhumuzun her noktasını namaza verme, odaklanma halidir. İkâme ise namazı ne dediğimizin ve yaptığımızın şuuru içerisinde dosdoğru bir şekilde kılmak; namazı Efendimiz’in kıldığı şekilde şartlarına uygun ifâ etmektir.

Daha anlamlı ve huşu dolu bir namaz kılabilmek İslam dininde önemlidir. Bu noktada öncelikli tavsiyemiz namazın şeklî yönünün haricinde O’nun ruhu diyebileceğimiz manevî yönünü keşfetmektir. Mevlânâ’ya göre “Namazın özü, ruhun namazıdır. Sûreten ve şeklen kılınan namaz geçicidir, devamlı olmaz. Çünkü ruh, deniz âlemidir, sonsuzdur. Cisim ise deniz kıyısı ve karadır, sınırlı ve ölçülüdür. İşte bu yüzden devamlı namaz ancak ruhun olabilir. Ruhun da eğilmesi ve kapanması (rükû ve secde) vardır; fakat bunları açıkça şekillerle göstermek lazımdır. Çünkü mananın şekille bağlılığı vardır. İkisi bir olmadan fayda vermezler. Kızgınlık, şehvet ve hırs rüzgârları, ancak namazı olmayanlara zarar verir.”

İsmail Hakkı Bursevi’ye göre, gerçek manada namaz kılanlar bu âlemin maverasında Fahr-i Âlem Efendimiz’e uyanlardır. Zira Rasûlullah’a uyma namazda perdesizdir. Vahdet mihrabında imam olan Fahr-i Âlem Rasûlullah Efendimize söz, iş ve hal bakımından tabi olup engelsiz olarak uyanların namazları hakikidir. “Huzur-ı kalp olmadan namaz olmaz.” Yani âlem-i sırda kalp Allah ile beraber olmadıkça hakiki namaza ulaşılmaz.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın