DOLAR 17,2214 1.41%
EURO 17,5386 0.33%
ALTIN 961,71-0,10
BITCOIN 3461274,94%
Adana
29°

AZ BULUTLU

20:47

AKŞAM'A KALAN SÜRE

Nazım Hikmet
73 okunma

Nazım Hikmet

ABONE OL
29 Mayıs 2015 19:45
Nazım Hikmet
0

BEĞENDİM

ABONE OL

YAŞAMI 

OTOBİYOGRAFİ
1902’de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşında Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insanlar otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metrekare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag’dan Havana’ya

Lenin’i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924’te
961’de ziyaret ettim anıt kabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951’de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52’de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söylemedim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21’den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falına baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye’mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam de şart değil
başbakan fakan olacağım da yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir
(11.9.’61 – Doğu Berlin)

NÂZIM’IN RESSAMLIĞI 
Nâzım resim yapmaya annesine özenerek başlamış olmalı.
Celile Hanımın ressamlığı varlıklı bir kadının oyalanmak için seçtiği bir hobi değil, bir tutkuydu. Ressam olmak için evini barkını dağıtıp Paris’e gittiği söylenirdi.
Kadıköy’de oturduğumuz yıllarda, Nâzım, annem, ben, arada bir ona giderdik. Odaları yaptığı tablolarla doluydu. Evi tam anlamıyla bir ressamın eviydi. Resimden başka bir şey düşünmediği açıktı.
Yalnız yaşıyordu, ama her zaman çok süslüydü. Güzelliğe vurgun bir insan olarak anılırdı.
Yüzünü aşırı boyadığı için Nâzım kızar, söylenir,
“Şimdi hepsini silmezsen, çıkıp gidiyorum,” diye kapıya yönelirdi.
Celile Hanım boyalarını silmeye yanımızdan ayrılınca, annem, “Nâzım, niye böyle yapıyorsun, o bir ressam, yüzünü de bir tablo gibi boyuyor, niye anlamıyorsun!” diye fısıldardı.
Ben de merakla bakınırdım iş nereye varacak diye…
Nâzım’ın resim yaptığını ilk Mithat Paşa köşkünde
oturduğumuz yıllarda görmüştüm. Ama bunlar yağlıboya ya da pastel resimler değildi. Karakalemle mi, ya da yumuşak bir kurşunkalemle mi, bilmiyorum, evdeki herkesin yandan kafalarını çizmişti.
Hani eğlence yerlerinde ressamlar vardır, belli bir para karşılığı resminizi çiziverirler, onlar gibi…
O gün salondaki şöminenin önüne Adnan Ağabeyin çizim tahtasını yerleştirerek kendine bir yer yapmış, biz de sırayla gidip karşısına oturmuştuk. Bayağı da benzetiyordu.
Vedat Başar, her zaman olduğu gibi işin gırgırındaydı.
“Nâzım, sen aç kalmazsın,” diye takılıyor, bir panayırda tezgâh açsa günde kaç para kazanacağını hesaplıyordu.
O çizimlerin yok olup gittiğini sanıyordum.
Yıllar sonra bir gün Maslak’ta Adam Yayınları’nda otururken, Rasih Nuri İleri’nin üst katımızda, AnaBritannica’da çalışan oğlu Suphi Nuri İleri elinde onlardan ikisiyle geldi :
“Bunları babam bir sahafta bulup almış, size göstermek istedim…”
Vedat Başar ile Leman Teyzemin resimleriydi.
Çok şaşırmıştım… Nasıl olmuş da bir sahafın eline geçmişlerdi?
Vedat Başar, Fahamet Teyzemin, Fifi’nin kocası. Leman Teyze ise Fifi’nin çok sevdiği bir arkadaşı, ona da “teyze” derdim. Kadıköy’deki apartmandayken bizimle otururdu, Mithat Paşa köşküne de sık sık gelip gece yatısına kalırdı.
Öteki resimler kim bilir nerede, kimlerdeydi? Nenem, Fifi, annem, Selma Teyzem, Adnan Ağabey, ben, evde kim varsa, hepimiz sırayla oturmuştuk Nâzım’ın karşısına.
O günün dışında Nâzım’ı resim yaparken gördüğümü anımsamıyorum.
Bir de işte kitap okurken kurşunkalemle kapaklara, kapak içlerine, kenar boşluklara çizimler yapardı. Genellikle gemi, yelkenli, çiçek, el, göz çizimleri, korkunç suratlar…
Resim yapmaya düşkünlüğü İstanbul Tevkifhanesi’nde başlayıp çankırı Cezaevi’nde tam anlamıyla patlak verdi.
Yağlıboya, guvaş, pastel, karakalem…
Cezaevinin içinden görünümler, mahkûmların, Piraye’nin, kendisinin portreleri…
Sonra Bursa Cezaevi’nde de arada bir yoğunlaşarak sürdü.
Sanırım bu onun için dinlendirici, oyalayıcı bir uğraştı.
“Bugünlerde kendimi bütünüyle resme verdim,” deyip başka her şeyi bıraktığı olurdu.
Balaban’ın yeteneğini sezip gereçlerini ona armağan ettikten sonra resim yapmadığı söylenir, ama açlık grevi sırasında üsküdar Paşakapısı Cezaevi’nde kendisini görmeye gittiğim bir gün, bana akrabası olan Mehmet Ali Aybar’ı tanımaktan duyduğu mutluluğu aktarmış,
“Birlikte resim yapıyoruz, o benden daha iyi ressam,” demişti.
Cezaevinden çıktıktan sonra, Türkiye’de ya da Sovyetler Birliği’nde resim yapıp yapmadığını bilmiyorum. 


    Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


    HIZLI YORUM YAP

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.