DOLAR 18,5561 0.25%
EURO 18,1602 -0.02%
ALTIN 995,230,76
BITCOIN 3625700,62%
Adana
27°

AÇIK

16:18

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

1

BEĞENDİM

ABONE OL

YAZI/YORUM

Bu yazıyı yazıp yazmamayı çok düşündüm. Sonuçta kendime dedim ki; “Kendimize bir iğne batırmalı ve öz eleştiri yapmalıyız.” Ama, meslektaşlarıma bir faydası olur mu ? Açık yüreklilikle söylüyorum zannetmiyorum. Bizim toplumumuz, evden sokağa, işten eve uzanan yolculuğunda hiç bir zaman eleştiriyi ve iğneyi kendine batırmadığı için, (Bu arada yüzdelik olarak çok az olan eleştiri yapan ve kaldıranları tenzih ediyorum), hiç bir sorunumuzu çözemiyoruz. Çözeceğimize dair kendi adıma inancımı da zaten çok önce kaybettim. Herkes her konuda ben biliyorum, benim dediklerim doğru derse, zaten kimse de doğru hedefi bulamaz ki.

Bizim camiada, ilk günkü gibi büyük bir özveriyle çıkarsız, koltuk hastası olmayan, mesleğinin tüm olumsuz koşullarına rağmen, görevine sahip çıkan, öğrencileri için gerekirse canını verecek, ağzını ilk açtığında bu paraya bu iş bu kadar olur demeyen, senin maaşın niye böyle, yok ücretin niye benden yüksek diye garabet sorular sormayan, (Bu soruları en az elli tane daha buraya ekleyebilirim ama gerek yok) aynı ortamda çalıştığım ya da çalışmayıp tanıdığım bir çok arkadaşım oldu. Ama iddia ediyorum ki bu devede kulak maalesef aksini iddaa eden varsa gelsin konuşalım.

Burada yazacağım hayatımdan kesitler içeren her şey bizzat yaşanmıştır. Olumlu ya da olumsuz her şeyi gözlerim görmüştür. Bu yüzden yazımı okuyup da; “Hoca git işine !” diyen öğretmen arkadaşlara, şunu peşinen söyleyeyim: “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovmuşlar ama mutlaka bir onuncu köy çıkar unutmayın.” Hasbelkader genç meslektaşlarım  yazımı okursa olumlu çıkarımlar yapmalarını dilerim.

İlkokula başladığım gün hem okulla hem de öğretmenlerle tanıştım. 28 yıllık öğretmenim kağıt üzerinde, fakat ilkokuldan üniversiteyi tamamlayana kadar fahri olarak bu işin içindeydim. Mesleğe girene kadar o kadar çok öğretmen büyüğümü tanıdım ki. Tabii öğretmenler odasında değil. Gezmelerde, pikniklerde, tatillerde, gezilerde okul dışında her yerde. Bu insanları hem okulda hem de okul dışında tanırsan değerlendirmelerin de o kadar sağlam oluyor. Anlayacağınız öğretmen sarrafıyım diyorum kendime artık. Ne ukalalık yapıyorum ne de kibir.

Beni, ilkokulda annem okuttu, iki kuzenimle beraber. Okulun kapısına girene kadar annemdi, ama okul bahçesinden itibaren öğretmenim. 5 yıl boyunca öğretmenler odasına annemi aramaya ya da para istemeye, ya da şikayete gitmedim. Mesleğe başladıktan sonra ne öğretmen çocukları gördüm, kendi adıma utandım hep. Öğretmenler odasının koltuklarında zıplayanları mı ararsın, yoksa arkadaşını şikayet  etmeye geleni mi ? Ya da öğrencinin anne ya da babası orada diye her törene o çocuğu çıkaran öğretmeni mi? Öğretmenler odasında, herhangi bir öğretmenin okula başlayacak çocuğunu, kendi sınıfına almaya çalışan ve basitleşen öğretmenlerin  tartışmalarını  mı ? Hangi birini anlatsam ki !

İlkokul bitti, geldik ortaokula. Burada da kim görev yapıyor ? Rahmetli babam. Bütün şehrin tanıdığı, Türkiye çapında tanınan, ödüller almış, yılın öğretmeni seçilmiş, çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları devamlı çıkan, o şehirde göreve başlayan yeni Türkçe öğretmenlerinin, hangi okuldan olursa olsun gelip elini öpüp görüşlerine ve fikirlerine baş vurdukları gerçekten “Duayen” kelimesini hak eden, yaşadığı toplumda el üzerinde tutulan, müthiş bir saygı duyulan adam. Hadi bakalım sen git şimdi okulda şımarıklık yap, bakalım ne olacak ? Dersime girmedi ama her zaman “Hocam” diye hitap ettim okulda, kesinlikle baba kelimesi yoktu ve bir çok arkadaşım okul bitirene kadar babamın orda öğretmenlik yaptığını bilmedi bile. Okul hayatımda ilk ve tek zayıfımı lise ikide Biyoloji dersinden getirmiştim, sınıf öğretmenim, kimin oğlu olduğumu söylemiş karneler  verilmeden Biyoloji hocama. Hoca sınıfa gelip beni azarlamıştı. “Niçin söylemedin ?” diye. Yanıtım şu olmuştu dün gibi aklımda. “Söyleyeyim, sonra da evde, bir dolu azar mı işiteyim ?”  Hayatımdan bu kısa  anekdotları niçin mi anlatıyorum ? Öğretmenleri ve çocuklarını kıyaslayın diye.

Atalarımız demiş ki: “Eskiye rağbet olsaydı, bit pazarına nur yağardı.” diye. Biz eskiyi istemiyoruz fakat o zaman ki öğretmenle şimdiki öğretmen arasındaki farkı da görmenizi isterim.  Benim okuduğum zamanda çoğu öğretmenin çocuğu böyleydi.

Ama bu gözler öğretmen olduktan sonra çok öğretmen tanıdı, çocuğunun notu yükselsin, takdirname ya da başarı belgesi alsın, çocuğu en önde otursun, istediği arkadaşıyla otursun diye, çok   serzenişlerde bulunan. Örnekleri çoğaltabilirim ama gerek yok. Anlayacağınız bir öğretmen var, bir de öğretmenliğin ne olduğunu hala anlamamış öğretmenler. Yorumlamak size kalmış.

İlk göreve başladığım yerde, iki ay geçtikten sonra rahmetli okul müdürüm beni eve yemeğe götürmüştü. Sohbette laf lafı açtı ve aynen şu cümleyi kurdu bana ister inanın ister inanmayın. “Öğretmenlerin yüzde seksen beşini fabrikam olsa işe almam”dedi. Güldüm, “Hocam, her meslekte yetersiz insan vardır ama daha yeni başladım bu işe, moralimi bozdun dedim.” Aynı ciddiyetle “Yaşadıkça göreceksin, niçin öyle konuştuğumu “ dedi. Aradan geçen yıllar da değerli büyüğümün ne demek istediğini özellikle idareci olduğumda daha iyi anladım.

Gelin kısaca bir öğretmenliğin sayfalarında göz gezdirelim.

M. Kemal Atatürk, 1924 yılında A.B.D. nin tanınmış eğitimcilerinden Prof. John Dewey’i Türkiye’ye davet ediyor. Kendisiyle fikir alış verişinde bulunuyor. Ulu Önderimize nasip olmuyor ama Dewey’in önerilerini 1940 yılında iş başında olan hükümet hayata geçiriyor ve Köy Enstitüleri  açılıyor. Amaç, ilkokulu bitirmiş zeki ve fakir çocukları okutmak, eğitmek ve geri köylere öğretmen olarak  göndermek. Niye mi? Geleneksel öğretmen okullarında yetişmiş öğretmenlerin çoğunluğu köylere gitmek istemiyorlardı bunu zorunluluk olarak görüyorlardı. Elbette haklarını yemeyelim içlerinde gidenlerde vardı. Köy Enstitüsünde yetişen bir ilkokul öğretmeni aynı zamanda, ziraat, arıcılık, bağcılık, terzilik, marangozluk, duvarcılık, müzik gibi konularda da yetiştiriliyorlardı.

Düşünün o zaman her bir öğrencinin 25 tane dünya klasiklerini okuması zorunluymuş. Bunları okuyanlar da bir yerden sonra sorgulamaya başlar doğal olarak. Şimdi soruyorum kendi meslektaşlarıma. Acaba doğru düzgün olarak okuduğunuz kaç tane kitap oldu mesleğe girdiniz gireli ? Burada hemen çemkirip de yok kitaplar pahalı, yok geçinemiyoruz, yok şöyle, böyle diye lütfen ajitasyonda yapmayın. Sen okumak istiyorsan çözüm mutlaka bulunur. Ama dersen ki “Youtube, Facebook, İnstagram …” gb. sosyal medya kuruluşlarında gezinti yapmak daha güzel saygı duyarım.

1945 yılında A.B.D. nin “Truman Doktrini” planının devreye girmesiyle 1940 yılında açılan okullar, 1946 yılında Köy Öğretmen Okullarına dönüştürülüyor sonra da 1954 yılında tamamen kapatılıyor. Bu konuda fazla bilgi isterseniz kendiniz araştırabilirsiniz. Benim amacım işte ilk defa siyaset burada öğretmenlik mesleğinin içine giriyor ve bir daha da çıkmıyor. Köy Enstitüleri kapanana kadar yaklaşık  17.000 öğretmen yetiştirmiştir.

Bu arada öğretmen açığı nedeniyle ilkokul ya da ortaokul mezunlarına da öğretmenlik yaptırılmış. Bunu da belirteyim.

Geliyorum 1970 ile 1980 li yıllar arasına. Bu süre zarfında iktidara her gelen parti ülke yerine yandaşlarını düşünerek, öğretmenlik mesleğinin altını oyacak her türlü saçma sapan kararları alıyor. 45 günde  yaklaşık yetmiş ben bin kişi hızlandırılmış eğitimle öğretmen yapılıyor. Neden, okullar ülkedeki  ortam yüzünden devamlı kapalı da ondan. 1974 – 1976 yılları arasında mektupla öğretim ile (Şimdiki A.Ö.F.) ilkel bir biçimi yaklaşık 40.00 kişi ve gece öğretimiyle de yine yaklaşık 15.000 kişi öğretmenlik mesleğine başlıyorlar. Bu defa bir iktidar değişiyor, üç ayda jet lise ve ortaokul öğretmeni yetiştiriyorlar. Daha bitmedi. O yıllarda açılan Eğitim Enstitüleri 2 yıllık ve en düşük puanla öğrenci alıyorlar. Daha sonra 1982 yılında Y.Ö.K. kuruluyor ve bu okullar 4 yıllık Eğitim Fakültelerine dönüşüyor.

Bu arada okul görmeyen, staj yapmayan, pedagojinin ne olduğunu bilmeyen, binlerce kişi öğretmenlik mesleğine başlıyor. Onların bir günahı yok, o şartlar bana da sunulsaydı ben de oradaydım. Olan kime oluyor bu ülkenin çocuklarına. Bugünün çocukları, yarının büyükleri kim düşünüyor ? Hiç kimse varsa yoksa siyasi çıkarlar. Hep aynı plak.

Yıllar içinde dejenere olan bir meslek ve o eğitimi alan öğretmenler. Öğretmen okumazsa, bilimle uğraşmazsa, gelişmeleri yakından takip etmezse ne olacak ? Olacağı bugünkü ülkenin hali.

Gördüklerim ve yaşadıklarım maalesef çok üzücü. Bu meslekte gerçekten bir sağlıkçılar, bir emniyet görevlileri, gibi sağlam arkadaş bulma şansınız çok azdır. Arkadaşlık daha çok çıkarlar üzerine inşa edilmiştir. Aynı öğretmenler odasını paylaşırsınız, birbirinize doğru dürüst selam vermezsiniz. I.sınıf okutacağınız zaman bol bol kulis yapıp öğrenci toplamaya çalışırsınız. Her daim tek konuşmanız maaş, ücret, nerede ne zaman sınav var ? buna benzer konulardır. Velilerden istekleriniz bitmez. Zümre arkadaşları birbirine caka satar, okul idaresine gelir onun bunu hakkında konuşur, oradan çıkar, öğretmenler odasında okul idaresi hakkında konuşur. Öğretmenler kurulunda ağzını açmaz ama içeride ağzını açan arkadaşını dışarıda tebrik eder. Her gün ders esnasında dakikalarca telefon muhabbeti yapar, kurul toplantısı başlamadan müdüre hocam çok sürmez değil mi der. Hangi birini sayayım ki! İdareciyken başımdan geçenleri anlatmıyorum bile.

Okullara gelip giden bir çok veliden ya da okulda çalışan hizmetlilerden çok duydum, hala da duyuyorum. “Bunlar nasıl öğretmen ?” diye başlayan cümleleri. Her seferinde de meslektaşımı istemesem de savunuyorum. Sendikalar var güya öğretmenlerin her türlü hakkını  savunacak. Nerede bunlar ? Hiç biri birbirini sevmiyor ki. Hepsi benim dediğim doğru diyor. Devlet öğretmenler adına size para vermesin bakalım kaç üyen olacak ? Ya da sendikalı öğretmene devlet her ay iki yüz lira civarında ödeme yapmazsa ….

Öğretmen, İstiklal Marşı’nı okutmaktan utanır, bayram törenlerinde konuşmaktan utanır, toplulukta soru sormaktan utanır, bayram törenleri hemen bitsin ister, on lira çay parası için tartışır, dilekçe yazmasını bilmez, arkadaşı veli saldırısına uğrarsa orayı çaktırmadan terk eder ya da seyirci olur. Hangi birini yazayım ki, yazsam roman olur. Siyasetin başını bilmez arkadaşım, öğrendiği yirmi kelimeyle siyaset yapar. Hepsi de her şeyi bilir . Hadi oradan …..

Gerçekten güzel ve özverili mesleğimizi, önce siyasetçiler sonra bizler elimizle bitirdik. Şimdi de toplumda kimse takmıyor. Takan da varsa kaç kişi ?

Bir kez daha ısrarla belirtiyorum: Gerçekten görev yapan, yukarıda yazdığım konularla uzaktan yakından ilgisi olmayan, az da kalsalar dik duruş sergileyen, görevini hakkıyla yapan öğretmen arkadaşlarımı saygıyla selamlıyorum. Unutmayın; öğrencilerin ve velilerin hayatından çok öğretmen geçer, ama onların hafızalarında yıllar sonra bir ya da ikisi kalır. Siz de onlardan biri olmaya bakın derim.

Not: Bir sonraki yazım “Uzman öğretmenlik ve baş öğretmenlik” hakkında olacaktır. Beklerim.


Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.