DOLAR 15,9853 0.87%
EURO 16,8973 0.31%
ALTIN 946,680,67
BITCOIN %
Adana
23°

AÇIK

13:06

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Örnek Röportaj…
45 okunma

Örnek Röportaj…

ABONE OL
15 Haziran 2015 10:27
Örnek Röportaj…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir şair kuyuya taş atmış

Suavi Kemal Yazgıç ile Ebabil Yayınları’ndan çıkan ikinci şiir kitabı çerçevesinde hoş beş ettik…

KİTABIN KÜNYESİ

Taş Suya Değince, Suavi Kemal Yazgıç, Ebabil Yayıncılık, İstanbul, 79 sayfa.
SATINALMA BİLGİLERİ
Bu kitabın Kitapyurdu.com’daki indirimli fiyatını öğrenebilir ve dilerseniz kapınıza kadar teslim edilmesini sağlayabilirsiniz?
Bekir FUAT
editor@dergibi.com

• Şiir kitabın hayırlı olsun. Biraz anlatsana…
Taş Suya Değince, ikinci şiir kitabım. İlkinden dersimi alamamış olmalıyım ki, ikinci şiir kitabına da heves etmiş bulundum. İlk kitabım beş sene filan beklemişti yayınlanmak için ikincisi de beş sene olmasa da ona yakın bir zaman dilimine yayıldı. İlk kitabımı bilgisayardan İbrahim Tenekeci kurtarmıştı, ikincisini de Osman Özbahçe. Bunu da belirtmek isterim.

• Nasıl kurtadı Özbahçe şiir dosyanı? Üstüne benzin filan mı dökmüştün?
Hiçbir yayınevi şiir kitabı yayınlamayı akıl kârı görmüyordu. Öyle bekliyordu dosya. Ebabil Yayınları böyle bir kahramanlığı göze alıp ve işi Osman Özbahçe’ye emanet edince, o da benimle temas kurdu. Zeynep Arkan, Mehmet Aycı, Ali K. Metin gibi şiire emek vermiş, gönül koymuş temiz insanların kitaplarının olduğu bir seri bu. Yani körün istediği bir göz, ikincisine ne söz?

• Taşın suya değmesi sana ne ifade ediyor?
Tam olarak şlop! Geçen gün “Şlop” isminde bir çocuk kitabı gördüm. Kendi kendime “Aaa bu benim kitabımın isminin kestirme söylenişi” dedim. Taşın suya değmesi bir anlık olay. Sonra gömülür gider. Suda kaybolur. Yıllar önce “Sebepsiz Serçe” yayınlandığında kalıcılık pet şişeye yakışır gibi bir şeyler gevelemiştim. Şimdi de aynı noktadayım. Bu yüzden taşın suya değdiği an kitabıma isim oldu.

• Biraz açsana bu kalıcı olmama işini?
Pet şişelerin ömrü insanlardan epey fazla. Bunu herkes biliyor. Kimse pet şişe olmaya yahut market poşeti olmaya talip değil öte yandan. Fani olmak ise daha insanî bir şey. İnsanlar ölür, diğer canlılar ise telef olur. İnsanlar korkar, diğer canlılar ürker. Ben şiir yazarken gelecekte okunma ihtimalini hiç hesaba katmıyorum. Pet şişe, market torbası üretmiyorum. Şiir yazıyorum sonuçta. “Dem bu demdir” diyen bir kültürün, dilin evladıyım. Vaktin oğluyum sonuçta.

• Yani çevre kirliğine sebep olan şairler, yazarlar mı var?
Yayıncılığın bir sektör halini almasına paralel olarak eserin yerini metne bırakmasına şahit oluyoruz. Ticari değer, edebi değerin önüne geçiyor. “Çador” diye bir roman yazdı Murathan Mungan. ABD’nin Irak ve Afganistan’a özgürlük ve demokrasi getirdiğine inanlar için kitap bir başyapıt olabilir ama bence öyle değil. Çanakkale savaşını dostluk maçı gibi gösteren bir roman da yazılabilir pek ala. Hatta yazılmıştır da…Evet, günümüzde imal edilen edebiyatta pek çok pet şişe, market torbası var…

• Kitapta kitaba ismini veren bir şiir yok…
Şu mısralarda geçiyor isim:
taş suya değince
kırılır ten
yırtılır hatırlamanın haritası
ve unutulur
bir zamanlar ben dediğimiz
o küçük yalan
Bu mısralar kitapta yer temaların bir özeti gibi benim için…

• Şiirinden yalan, ölüm, dünya gibi kelimeler çok geçiyor. Bunlar şifre mi?
Şifre ama bana ait değil. Zaten olan bir şifre bu. Şiirimle o büyük şifreyi okumaya, o büyük haritada yön bulmaya uğraşıyorum. Şiirim hayatımla ve hayatla ilgili olduğu için ölüm geçiyor içinde. Bu dünya “yalan” olduğundan yalan kelimesi ben buyur etmeden mısralara sızıveriyor.

• İlk kitabında serçe vardı, şimdikinde ise taş. Ya taş kuşa değince…
Yumurta da taşa değse taş da yumurtaya; olan yumurtaya olur derler. Yanlış hatırlamıyorsam bu bir Kıbrıs atasözü idi. Taş serçeye değince elbette taşa bir şey olmaz. Şiir yazmam biraz da bu sebeple zaten. Taşa değil onun verdiği zarara işaret etmek için…

• Ne zaman şiir yazmaya başladın?
Çocukken bizim evde iki şiir kitabı vardı. Biri Aşık Veysel’in Dostlar Beni Hatırlasın’ı, diğeri ise Mehmet Âkif’in Safahat’ı… İkisi de rahmetli anneannemimdi. Safahat’ı rahmetli dedem anneannemin 40-50 yıl önce olduğu ameliyatı sırasında hediye etmiş. Aşık Veysel’i ise rahmetli annem ilk maaşlarından biriyle almış. Anneannem, ne zaman kendisine şiir okutabileceği birini bulsa Safahat’ı yüksek sesle okutur ve dinlerdi. Aşık Veysel ise kütüphanede öyle mahzun beklerdi. Ben Aşık Veysel’i kütüphanede buldum, Safahat’ı ise yüksek sesle dinledim. Şiir diye bir şeyin olduğunu da böylece öğrenmiş oldum. Yazdığım bir şeye şiir demeye ise ilkokul dördüncü sınıfta başladım.

• Gazete ve dergilerde seni daha çok yazılarınla görüyoruz.
Ben ta ilkokulda öğrenciliği çok sevdim. O zamanlar kendi kendime öyle bir meslek bulmalıyım ki bu öğrencilik işi hiç bitmese demiştim. Sonuçta öğrenciliğimi hiç bitmeyecek şekilde uzatmanın yolunu böyle buldum sanıyorum. Okur-yazarlık yapıyorum. Bu insanların ilkokul birinci sınıfta kazandığı bir beceri. Yani öyle övünülecek bir şey değil. Dergilere ödev yapar gibi yazıyorum. Huyumu bildikleri için çok ödev verirler bana. Ben de ödevlerimi yetiştirmeye çalışırım. Bu yüzden de şöyle dört başı mamur müstakil bir kitap yazmak fikri beni şimdilik cezbetmiyor.

• Şiirlerinle diğer yazdıklarını kıyaslar mısın? Şimdiye kadar yayınlanan hiçbir yıllıkta adın geçmiyordu. Baki Ayhan T’nin yada Veysel Çolak’ın bir bildiği mi var? Yoksa sen bizi ayakta mı uyutuyorsun?
Gizli gizli daha neler yazıyorum. Ancak benim için aslolan şiir. Diğer her şey tali, ikincil şeyler benim gözümde. Şiiri adeta kendiliğinden yazıyorum. Diğer türlerde ise yazmam gerektiğini düşündüğüm, gözetmem, kollamam gerektiğini düşündüğüm dengeler giriyor işin içine. Tamamen kendiliğinden, tamamen içimden geldiği gibi yazdığımı düşünmüyorum. Yazmalı mıyım? Belki de yazmalıyım. Bir şeylerden korktuğum, beklentilerim olduğu için böyle yazıyor değilim zaten. Ama yazı benim için bir ödev meselesi olduğundan zaten baştan “kendiliğindenlik” kayboluyor. Kimse benden şiir beklemiyor şükür. İsmimin şaire çıkmadığını, yıllıklardan, değerlendirmelerden, dergilerden görüyorum. Bu saatten sonra çıksa da şiirin benim için olan kendiliğindenlik duygusunun değişeceğini de sanmıyorum üstelik. Raconun böyle kesilmiş olmasından hiç de şikâyetçi değilim.

• Ne çok dergide yazıyorsun sen…
Evet, o konuyu biraz abartıyorum. Ben zaten “kitapçı” değil “dergici” sayılırım. Dergileri o kadar çok severim ki bir dergi görür görmez ben de yazsam derim çoğu zaman. Her sene “Bu sene daha az dergide yazacağım” diye kendi kendime söz veririm. Tıpkı sigarayı bırakmak isteyen bir tiryaki yada pazartesi günü rejime başlamak için yemin eden bir şişman gibi. Ama bugüne kadar sözümü o kadar çok çiğnedim ki…

• Bir dakika, hem ödev diyorsun hem de dergilerde yazmak için can atıyorsun. Böyle çelişkili cümlelerle kafamızı mı karıştırmak istiyorsun sen?
Bunu söyleyerek “ödev” mevzuunda çelişkiye düştüğümün de farkındayım. Ancak öğrenci ile ödev arasında böyle çelişkili med cezirler de olur. Hiç kimse bana ödev vermese ben yine kendime ödev bulurum ayrıca. Bir şeyleri yazmayı kendime ödev bilirim. Ancak o zaman da merkezde ödev yapma duygusu olur. Kendiliğindenlik derken kastettiğim ise bunun dışında bir şey. Şiir benim için asla ödev olmadı. Suya, kuyuya taş atmamı ben dahil kimse benden beklemedi. Şlop sesi duyulacak, taşın suya değidiği noktadan halkalar büyüyecek diye bir beklentim olmadı. Şiiri benim için değerli kılan, onu merkeze oturtan da bu zaten. Daha önce de söylediğim gibi ben dergiciyim. Tek başına poz vermektense bir dergi içinde birçok insanla aynı kare, sayfa içinde yer almak fikri bana çok cazip geliyor. Şimdiye kadar birçok toplu fotoğrafta yer aldım. Bundan sonra da olur diye ümit ediyorum elbette…

• Ya ödevsiz yazanlara ne diyeceksin…
Kendini göstermeyi ödev yapmaktan daha önemli tutan takım arkadaşlarımız var elbette. Ancak bireysel hareketler bir yere kadar. Sonra takım kaybetmeye başlayınca, fatura herkese çıkarılır…

• O toplu fotoğraflarda yer almak sana ne kazandırıyor?
Bir futbol takımı gibi düşün dergiyi. Ben santrafor değilim ama. Antrenör, mesela Mustafa Kutlu beni takıma aldığında ya da arada bir yerde hazırlan dediğinde hemen bilgisayarımn başına geçiyor ve cümlelerimi kurmaya başlıyorum. Her sayı bir şampiyonluk gibi. Her dergi sayısına içinde benden bir şey olsa da, olmasa da kupasıyla şampiyonluk pozu veren bir takıma bakar gibi bakıyorum. Daha ne olsun? Önümüzdeki maçlara bakacağız elbette…

• Sen Gerçek Hayat’ta da epey top koşturdun…
Düşün Gerçek Hayat’ta ben takımdayken üç sene boyunca her hafta şampiyon olduk. Şimdi ise dışarıdan bakıyor, arkadaşlarımın şampiyonluklarından keyif alıyorum. Hem de aralarında hâlâ varmışım gibi alıyorum keyfi…

• Son olarak ne eklemek istersin?
Çok fazla ben dediğimin farkındayım. Bu yılki ben deme kontejanımı şimdiden doldurdum hatta. Bilmem ne yapsam?


    Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


    HIZLI YORUM YAP

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.