DOLAR 9,3186-0.15%
EURO 10,86290.08%
ALTIN 532,330,49
BITCOIN 5825002,57%
Adana
27°

AÇIK

15:55

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Osmanlı Sultanları

Osmanlı Sultanları

ABONE OL
04 Ekim 2016 12:30
Osmanlı Sultanları
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’dir. Babası Ertuğrul

Gazi’dir. Bunun da babası Süleyman Şah’tır.

Oğuzların en kıymetlisi, Kayı hanın kabilesi idi. Bunun

torunlarından Süleyman Şah, Cengiz zamanında Anadolu tarafına

gelip, 1229 senesinde Fırat’ta boğuldu. Dört oğlu kaldı. Bunlardan

Ertuğrul Bey, Cengizlerden uzaklaşmak için, kabilesi ile Sivas

tarafına geldi. Bir tatar ordusu ile, Selçuk sultanı Alaüddin savaş

ediyordu. Selçuklulara yardım etti. Sultan, Ertuğrul Beyin Kayı han

kabilesini Ankara civarına yerleştirdi. Sonra, beşyüz kişi ile Söğüt’e

yerleşti.

Ertuğrul Gazi etrafın fethi ve İslamiyet’in yayılması için bütün

gayreti ile çalıştı. Çok cömertti, fakirlere, düşkünlere daima yardım

ederdi. Yarım asır adaletle idare ettiği bölgede Hıristiyanlara da

İslamiyet’i sevdirdi. 1281 yılında Söğüt’te vefat ederek oraya

defnedildi. Vefatından sonra, küçük oğlu Osman Gazi, babası yerine

emir seçildi.

Osmanlı devleti Osman Gazi tarafından 1299 da Söğüt

kasabasında kuruldu.

Devletin dini, (İslamiyet) idi. Kanunlar ve bütün sosyal işler ve

fertlerin güzel ahlakları, hep İslam dininden hasıl oluyordu.

Müslümanlar ile beraber başka dinden olanlar da, ibadetlerini,

ticaretlerini serbest yapıyorlar, rahat yaşıyorlardı. İnsan haklarına,

adalete tam kavuştukları için, çoğu Müslüman oluyordu.

Osmanlı sultanları 1517 den itibaren bütün Müslümanların

halifeleri oldular. Her işlerinde İslamiyet’e uydular. Altıyüzyirmiüç

sene İslamiyet’e hizmet ettiler. Ehl-i sünnet olup, Hanefi

mezhebinde idiler. İslamiyet’i yaymak ve Müslümanları korumak için

kâfirlerle cihad yaptılar. İslamiyet’i bozmak, Müslümanları bölmek

için saldıran mezhepsizleri terbiye etmek için çok uğraştılar. Alusi,

(Galiyye)nin doksanbeşinci sayfasında diyor ki, (Yeryüzünü salih

kullarıma miras bırakırım) âyet-i kerimesinin Osmanlı sultanlarını

övdüğünü, Abdülgani Nablüsi bildirmektedir. (Burhan) kitabı da bunu

yazmaktadır.

Masonların ve İngilizlerin oyunları ile 1908 de halifelerin

salahiyetleri sınırlandı. 1922 de Devlete ve 1924 de hilafete son

verildi. Azgın İslam düşmanlarından İngiliz casusu Lawrence’in bu

işlerde çok tesiri oldu. Osmanlı toprakları üzerinde kurulan küçük

Arab devletleri, Avrupalıların kontrolü altında kaldı. İkinci cihan

harbinden sonra da, başlarına geçen din cahili devlet adamları,

İslamiyet’i içerden yıktılar. Doktor Muhammed Savaş tarafından

1991 de Şam’da üçüncü baskısı yapılan arabi (Müzekkiratü sultan

Abdülhamid) kitabında Osmanlı devletinin yıkılması ve İslamiyet’in

yok edilmesi için, ingilizlerin hileleri ve askeri hücumları uzun

yazılıdır.

Osmanlı devleti Avrupa’da Viyana ve Karpat dağlarına kadar

yayıldı. Macaristan, Romanya, Basarabya, Kırım ve Asya’da

Hemedan ve Tebriz ve Basra Körfezi, Umman denizi sahilleri ve

Afrika’da Sudan, Büyük sahra, Libya, Tunus, Cezayir ele geçti.

Devletin kurulması ve genişlemesi savaş ile olduğu için, savaş

sanayiinde çok ileri gidildi. Avrupa’da ateşli silahları ilk olarak

Osmanlılar kullandı. Hicretin dokuzuncu ve onuncu asırlarında

Osmanlı fen adamlarının yaptıkları toplar ve koruganlar, Avrupa’da

savaş tekniğinin başlamasında numune oldu. Şimdi, Midilli, İstanbul

boğazı ve Van istihkamlarında (Mustafa ustanın yapısıdır) ve (Ali

ustanın yadigârıdır) damgaları bulunan büyük toplar turistleri

hayrete düşürüyorlar. Bu topların İstanbul’dan Bağdat, Van gibi uzak

yerlere nasıl götürüldüklerine akıl erdirilememektedir.

Fatih sultan Mehmed’in İstanbul’u almak için döktürdüğü büyük

topları (Sarıca) isminde bir Türk mühendisi ile (Urban) isminde bir

Macar döküm ustası yapmıştır. Dinamit de ilk olarak Fatih tarafından

kullanılmıştır. Gedik Ahmed paşa, İtalya’da Otranto’yu alınca güzel

kale yaptırdı. İtalyanlar bu kaleyi gördükleri zaman hayran oldular.

Harplerde böyle istihkamlar yapmaya başladılar. İran seferlerinde

yüzellibin kişilik orduların sevk ve idaresinin büyük bilgi ve maharete

muhtaç olduğu şüphesizdir. Böylece Osmanlı imparatorluğu, o

zaman, Avrupa’da en ileri devlet olmuştu.

Mimarlıktaki üstünlüğün şahitleri, büyük camiler ve

medreselerdir. Fatih camiini yapan Mimar İlyas’ın, Bayezid camiini

yapan Mimar Kemaleddin’in ve Süleymaniye ve Şahzade camilerini

yapan Mimar Sinan’ın ve daha nice mimarların büyük üstad

olduklarını eserleri göstermektedir. Bursa’da Çelebi Sultan Mehmed

camiinde ve türbesinde olan çok kıymetli çinileri (Deli Mehmed usta)

yapmıştır. Bunların bazılarında (Ameli Muhammed Mecnun) imzası

hâlâ görülmektedir. Hindistan padişahı Hümayun şah, sultan

Süleyman’dan inşaat ustaları istemiş, Mimar Sinan’ın şakirdlerinden

Musa usta gönderilerek Hindistan’da Osmanlı inşaatı üzere büyük

ve mükemmel binalar yapılmıştır. Osmanlı medreselerinde

okutulmuş olan fizik, matematik ve astronomi derslerinin kitapları ve

savaş sanayiine ait yazılar Süleymaniye kitaplığında hâlâ mevcuttur.

Osmanlılarda ziraat ve ticaret de çok ilerlemişti. Her konuda iş

bölümü yapılmış, bütün millet kendi işinde arı gibi çalışıyordu. Millet,

servet ve refah içinde yaşıyor, din kardeşi olarak sevişiliyor, devlet

reisi yani padişahlar, Peygamber vekili olarak biliniyor, ona itaat

etmek büyük ibadet sayılıyordu.

Osmanlılarda isyan, ihtilal, devrim gibi şeyler kimsenin aklına

gelmiyordu. Din düşmanlarının, haçlıların, Yahudilerin, masonların,

Ehl-i sünnet düşmanlarının, yurt dışından yaptıkları kışkırtmalarla

çıkardıkları Samavneli oğlu Bedreddin, Celali, Hurufi ayaklanmaları,

milletin güç birliği ile az zamanda bastırılmıştır.

Sultan Süleyman zamanında Mekke kadılığı ihdas edildi. Sinan

paşanın Yemen seferinden sonra, Cidde gümrüğü gelirlerinin yarısı

Mekke şeriflerine bağışlandı. Daha sonra, (Hicaz beyler beyi)

isminde valilik yapıldı. Her sene hac zamanında, halifeler tarafından

Mekke şeriflerine ve oradaki ilim adamlarına (Surre-i Hümayun)

denilen hediyeler gönderilirdi. Kırım hanları kendileri para bastırır ve

Cuma hutbelerinde Osmanlı halifelerine dua ederdi. Kırkbin

askerleri olup Moskova’ya kadar ilerlemişler, Ruslardan vergi

almışlardı. 1328 senesinde Bursa’da altın para basıldı. 1395

senesinde Anadolu hisarı kalesi yapıldı.

1516 senesinde İstanbul’da tersane kuruldu. O zamanın en

büyük gemileri yapıldı. 1526 da sultan Süleyman, Fransa’yı,

himayesi altına aldı. Haliçte yapılan Osmanlı donanması 1538 de

Avrupa devletleri birleşik donanmasına galip geldi. 1560 da Malta

açıklarında haçlı donanması yok edildi. 1579 da Takıyyüddin

efendinin başkanlığındaki heyet, yıldızları tetkik ve logaritma

cetvelleri ile hesap yaptı. 1657 de Osmanlı donanması Venedik

donanmasını mağlup etti. 1723 de Üsküdar’da Osmanlı matbaası

kuruldu. 1791 de Deniz savaş okulu kuruldu. 1827 de Osmanlı tıp

fakültesi kuruldu. 1837 de Unkapanında Mahmudiyye köprüsü, 1838

de karantina yapıldı. 1844 de Karaköy ile Eminönü arasında

Mecidiyye köprüsü yapıldı. 1852 de, (Şirketi Hayriyye) isminde

boğaziçi vapurları işletmesi kuruldu. 1856 da İstanbul ile Varna

arasında deniz altı telgraf hattı yapıldı. 1863 de Basra ile Karaşi

arasında telgraf hattı yapıldı. 1867 de Sultani liseleri, 1868 de sanat

okulları, 1870 de orman ve madenler mektebi, 1871 de İstanbul

tramvay ve itfaiyye alayı, 1873 de İzmit demiryolu ve Galata tüneli

yapıldı. İkinci Abdülhamid hanın yaptığı sayısız hizmetlerinden bir

kısmı 34. maddedeki isminde yazılıdır. Bu arada Osmanlı

donanmasını en modern vasıtalarla yeniledi. İngiltere’den sonra

Avrupa’da ikinci derecede oldu.

Haydar Paşa tıp fakültesi, Viyana tıp fakültesinden sonra

Avrupa’da en ileri idi. Her bölümün laboratuvarları en yeni alet ve

makinalarla techiz edilmişti. 1931 senesinde, bu fakültede

okuyanlar, Histoloji laboratuvarında her talebe için birer mikroskop

bulunduğunu, her mikroskop üzerinde sultan Abdülhamid hanın

tuğrası, yani ismi oyma olarak yazılı olduğunu söylemişlerdir.

Avrupa’dan getirilen seçme profesörlerin yetiştirdikleri asistan ve

doçentler ve hocalar, gençlere en modern tıp bilgilerini veriyorlar.

Değerli mütehassıslar yetişiyordu.

Kolağası kimyager Cevad Tahsin beyin 1903 de (Mektebi

tıbbiyyeyi şahane matbaası)nda bastırdığı kimya kitabı, bugünkü

yeni bilgileri ve analiz usullerini bütün incelikleriyle yazmaktadır.

Miralay Mehmed Şakir beyin 1901 de basılan (Dürusi Hayati

Beşeriye) kitabındaki, modern tıp bilgilerini görenler ve tıb

fakültesinde hijyen profesörü Muhammed Fahri beyin 1906 da

basılan (İtam ve Tağdiyye) kitabındaki tıp bilgilerini okuyanlar ve tıp

fakültesinde kimya muallimi olan tabip kolağası Vasil Neun beyin

1895 de basılan (İlmi Kimyayı Tıbbi) kitabını ve yine o sene Mısırda

basılan (Hulasatül Kavl fi tahlilil-bevl) kitabını okuyanlar ve mektebi

tıbbiyyeyi şahane botanik muallimi tabip Şerefeddin beyin 1888

senesinden beri talebenin ellerinden düşmeyen (ilmi nebatat)

kitabını okuyanlar ve mektebi mülkiyeyi şahane ve hendese-hane

fizik muallimi Salih Zeki beyin (Hikmeti tabiye) kitabını ve bunlar gibi

nice kıymetli kitapları görenler, Sultan ikinci Abdülhamid han

zamanında çok değerli mütehassıs doktorların ve fen adamlarının

yetiştirildiğini tasdike mecbur kalmaktadır.

Osmanlı sultanları, ilme, fenne bu kadar ehemmiyet vererek,

kıymetli mütehassıslar yetiştirdikleri ve eserler meydana gelmesine

vesile oldukları gibi, İslamiyet’e hizmette de, Abbasi ve Emevi ve

diğer İslam devletlerini geçmiş, bu çalışmaları ile de tarihte şan ve

şöhret bırakmışlardır. Yavuz Sultan Selim han, Kâbe’nin içini

süpürmeye mahsus olan süpürgelerden birisi getirildiğinde,

süpürgeyi bir taç gibi kaldırarak başına koymuştur. Kendinden sonra

gelen sultanların taçlarına koydukları süpürge işareti buradan

gelmektedir.

Kanuni Sultan Süleyman, Arafat meydanındaki tıkanmış olan su

yollarını açarak Arafatı ve Mekke’yi suya kavuşturdu. İkinci

Abdülhamid han, bu su yollarını yeniden temizleyerek ve

genişleterek hacıları suya doyurdu. Medine’deki Ayn-ı zerkayı

Abdülmecid han tamir ve tevsi eyledi. Vehhabiler, Mekke’de,

Medine’de, hiçbir kâfirin ve zalimin yapamayacağı vahşet ile Ehl-i

sünnet Müslümanları kılıçtan geçirip, Selefden yadigâr kalmış olan

bütün türbeleri, camileri, ziyaret mahallerini yıktılar. Mukaddes

makamları ve kabristanları çöle çevirdiler. İkinci Sultan Mahmud

han, vehhabi eşkıyasını def ve tard ettikten sonra, bütün bu eserleri

yeniden inşa ve mamur eyledi.

Mısır ve Yanya ve Mora gibi vilayetlerin isyanı ve yeniçerilerin

kazan kaldırmaları ve yok edilmeleri ve Rus ordularının saldırmaları

sırasında Sultan Mahmud han, Mekke ve Medine’yi ancak tamir

edebilmiş, kendisinden sonra oğlu Abdülmecid han, bunları tezyin

için şaşılacak bir himmet ve gayret göstermiştir. Hucre-i

nebeviyyeye döşenmek üzere gönderdiği Kaşi tuğlalar altına kendi

el yazısı ile kendi ismini zelilâne ve hakirâne yazmıştır. Hele

Babüsselam kemerine yazılmak üzere hazırlanan yazıdaki şahane

kelimeleri kabul etmeyerek, iki cihanın saltanatı Resulullaha

mahsustur, demiştir.

Sultan ikinci Abdülhamid hanın bu mübarek beldelere ve

bunların şefaat sahibi efendisine yaptığı hürmet ve hizmetler,

öncekilerin hizmetlerini kat-kat aşmıştır. İhsanları ve hizmetleri

yalnız Ümeraya ve Ülemaya ve makamlara mahsus kalmamış,

ahalinin ve fakirlerin hepsine ulaşmıştır. Mescid-i haramı gözleri

kamaştıracak derecede tamir ve tezyin etmiş, Hatice-tül Kübranın

türbesini ve Mevlidin-Nebi ile Mevlidi Fatıma olan binaları, benzeri

olmayacak şekilde ihya etmiş, Mina şehrini su şebekeleri ile

doldurmuştur. Seyyid Ahmed Rıfainin ve diğer Velilerin türbelerini

fevkalade bir himmet ile tamir etmiştir. Mekke’de Gayretiyye ve

Hamidiyye piyade kışlalarıyla, topçu kışlası ve hükümet konağı

yaptırmıştır. Osmanlı halifelerinin herbirinin (Hadimülharemeyn)

olduklarını, eserleri bütün dünyaya ilan etmektedir. Vehhabi

eşkıyaları, Haremeyni şerifeyni tekrar ele geçirdikten sonra, bu paha

biçilemeyen tarihi eserleri, güzel sanatları, sinsice yok etmekte,

böylece bozuk inançları ile ve barbarca saldırıları ile İslamiyet’i

içerden yıkmaktadırlar.

Sultan ikinci Abdülhamid han memleketin her köşesinde aynı

şekil ve değerde liseler yaptırdı. 1950 senesinde Bursa askeri

lisesinin kumandanı, Bursa erkek lisesini ziyarete gitmişti. Lise

müdürü kimyager Rıfat beye, (okulun en iyi odasını kendinize

ayırmışsınız. Böyle haksızlık olur mu?) dedi. Rıfat bey, (Bu mektebin

her odası böyle güzel, havadar ve hoştur. Ben Manastırda bu

binada okudum. Sultan Abdülhamid han, büyük şehirlerde hep aynı

binaları, aynı güzellikle ve aynı metanet ile yaptırmıştır. Bu binanın

tamire ihtiyacı hiç olmadı. Halbuki, karşımızda geçen sene yapılan

ticaret lisesinin bu sene duvarları çatladı. Şimdi tamir ediliyor) dedi,

tarihi birçok bilgiler verdi. Ankara’da, Yenişehir istasyonundaki

kayaların üstünde (Ankara lisesi) de Bursa’daki lisenin aynı idi.

Ankara valilerinden Abidin paşa, Elmadağı’ndan Ankara’ya tatlı

su getirmek için halktan para toplamıştı. İşe başlamak için halifeden

izin istedi. İkinci Abdülhamid han, valiye gönderdiği cevapta,

(Susuzlara su vermek çok sevaptır. Dinimizin emirlerinden biridir. Bu

vazife ve şeref bana aittir. Topladığın paraların hepsini sahiplerine

geri ver. Bütün masrafı hazine-i şahanemden olmak üzere hemen

işe başla. Milletimi iyi suya kavuştur!) dedi. Az zaman içinde

Ankaralılar tatlı suya kavuşturuldu.

Sultan ikinci Abdülhamid hanın Osmanlı devletini her bakımdan

ilerletmesi, güçlendirmesi, İslam düşmanlarının ve en başta

İngilizlerin harekete geçmesine sebep oldu. 1890 senesinde politik

ve masonik faaliyete geçtiler. Birkaç harbiye ve tıbbiye talebesi

tarafından (İttihad ve terakki cemiyeti) kuruldu. Yedi sene sonra,

haber alınarak dağıtıldı. Birkaç üyesi Paris’te çalışmalarına devam

etti. Halife, mit başkanı Orgeneral Ahmed Celaleddin paşayı Paris’e

gönderdi. Nasihatleri tesir ederek üyelerden çoğu tevbe ettiler.

Ancak Ahmed Rıza bey ve birkaç arkadaşı nasihat dinlemediler.

Haçlı kuvvetler tarafından yağdırılan paralarla daldıkları lüks

hayattan, kadınlı, içkili sefahet âleminden ayrılmak istemediler. Hele

Ahmed Rıza bey, parlamento başkanlığına getirileceği vaadinin

sevinci ve sarhoşluğu içinde, Türk düşmanlarının kuklası haline

gelmişti. Halifeye karşı basın propagandasına başladılar. 1908

senesinde ikinci meşrutiyetin ilanına ve bir sene sonra da, Halifenin

tahttan indirilmesine sebep oldular. Sonradan arkadaşları, bunu

kıskanarak kendisini Millet meclisi başkanlığından attılar. Onların

düşmanı haline geldi. Cumhuriyet gazetesinde, yayınlanan

hatıratında, vaktiyle küfürler ettiği ikinci Abdülhamid hanı, överek ve

pişman olduğunu bildirerek öldü.

Aynı hâl, sultan ikinci Abdülhamid hanı, tahttan indiren Talat,

Enver ve Cemal paşalarda da tecelli etti. Onun büyüklüğünü

anlayamadıklarını itiraf edip, hayatlarını hüsranla bitirdiler. 1908

senesinde devlet idaresini ellerine geçiren gençler, cahil, tecrübesiz,

dünya ve memleket şartlarından gafil, gözü kapalı adamlardı. Kimi,

telgraf memuru iken başbakan oldu. Kimi yarbay iken otuzüç

yaşında harbiye nazırı ve başkumandan vekili, kimi jandarma

teğmeni iken dahiliye nazırı oldu. İttihad ve terakkicilerin zulüm ve

işkencelerinin ve bunun kanlı olmasının, sultan Abdülhamid devrini

aratmış olduğunda bütün tarihciler birleşmektedirler. İttihad ve

terakki cemiyeti, Türkiye’de kötü bir particilik hayatının başlamasına,

bölücülüğe yol açtı. Particiler, birbirlerine düşman gibi oldular. Bu

yüzden balkan harbi ve birinci cihan harbi kaybedildi. Nihayet

imparatorluk parçalandı.

Sultan ikinci Abdülhamid hanın tahttan indirilmesi ile din işlerine

de fesat karıştı. İttihad ve terakki fırkasına kayıtlı olan cahiller, hatta

masonlar, din işlerinde yüksek mevkilere getirildi. İlk iş olarak, sultan

Abdülhamid hanın son şeyh-ül-İslamı Muhammed Ziyaüddin efendi,

vazifesinden alındı. Bu yüksek makama 1910 da Musa Kazım

efendi getirildi. Bu zat, koyu ittihadcı ve mason idi. Bunun gibi,

İslamiyet’e uymayan hareketlerinden ve sapık yazılarından dolayı

ikinci Abdülhamid han tarafından nefy edilmiş, Irak’a ve Fizan’a

sürülmüş olan bölücü kimseler, İstanbul’a getirilip, kendilerine din

işlerinde vazifeler verildi. Bu cahil ve partizan kimseler, bozuk, sapık

din kitaplarının yazılmasına, yayılmasına, önayak oldular.

Abdülhamid han zamanında yazılan din kitapları, bir ilim heyeti

tarafından tetkik edilirdi. Tasdik edilip, izin verilenler bastırıldı.

Böylece, o tarihlerde basılan din kitaplarına güvenilir. 1909 dan

sonra din kitapları salahiyetli âlimler tarafından kontrol edilmez oldu.

Bu kitaplardan, ancak vesikalar vererek, yazılanlara güvenilir. Ne

oldukları belirsiz kimselerin ve mezhepsiz din adamlarının yazdıkları

bozuk kitapları okuyan Müslüman yavruları, temiz gençler, dini

yanlış öğrendiler. Böyle cahil yetiştirilen Müslümanlardan bazıları,

siyaset cambazlarının tuzaklarına düştüler. Kendi partilerinden

olmayanlara kâfir diyecek kadar taşkınlık yapanları oldu.

Müslümanlar arasındaki bu fitne, İslam düşmanlarının işlerine

yaradı. İngilizlerin (İslamiyet’i yok etmek) planlarının

gerçekleşmesini kolaylaştırdı.

İşte bunun için, Allahü teâlâ, Müslümanların bölünmelerini

yasak etmiş, kardeş olduklarını bildirmiş, birbirlerini sevmelerini,

vatan düşmanlarına karşı birleşerek kuvvetli olmalarını emretmiştir.

(Birleşmemiz kâfirleri korkutur ve Allah’ın yardım etmesine sebep

olur. Tefrikaya düşmemiz kâfirleri sevindirir ve Allah’ın gadabına

uğramamıza sebep olur) nasihati, her Müslümanın kalbine işlenmiş

olmalıdır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.