Padişaha nasihat - KozanBilgi.Net

Padişaha nasihat

Padişaha nasihat

İmam-ı Gazali hazretleri, Selçuklu sultanı Sultan Sencer’in

padişahlığı sırasında onunla görüşmüş, ona mektup yazmış ve

bizzat nasihatte bulunmuştur.

Sultan Sencer; Ehl-i sünnet itikadında, dinine bağlı ve bid’atleri

reddeden bir padişah idi. 60 sene kadar tahtta kalmış olup, ilme ve

ulemaya karşı çok hürmet eder, kendisi de ilimle meşgul olurdu. O

zamanın en meşhur âlimi olan İmam-ı Gazali hazretlerine haset

edenler, İmam-ı azam hazretlerinin aleyhinde bulunuyor diye iftira

ederek, Sultan Sencere şikayet etmişlerdi. Bunun üzerine Sultan

Sencer, İmam-ı Gazali hazretlerini yanına davet edip, görüşmek

istediğini bildirdi. Durum İmam-ı Gazali hazretlerine iletilince bazı

mazeretlerini bildirerek gitmedi. Sultan Sencere mazeretini bildirmek

ve nasihat etmek üzere bir mektup gönderdi.

Özetle şunları bildirmiştir:

“Cenab-ı Hakkın, ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin

yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yeryüzünün bütün

beldeleri, vilayetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve

tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedi sultanlık ve saadet

yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla

sevinip, mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği

padişahlıktan başkasına aldanma!

Bu ebedi padişahlığa kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de,

senin için kolaydır. Çünkü Resulullah efendimiz, “Bir gün adalet ile

hükmetmek, altmış senelik ibadetten efdaldir” buyurdu. Madem

ki Allahü teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir

günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha çok

muvaffakiyete fırsat olamaz! Zamanımızda ise iş o hale gelmiştir ki,

değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibadetten efdal

olacak dereceye varmıştır.

Dünyanın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular

ki: “Dünya kırılmaz altın bir testi, ahiret de kırılan toprak bir testi

olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır,

ebedi olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünya, geçici ve kırılacak

toprak bir testi gibidir. Ahiret ise hiç kırılmayan ebediyen baki

kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyaya

sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misali iyi düşünün ve

daima göz önünde tutun!

Beni yanınıza davet etmiş bulunuyorsunuz. Benim ahdim var.

Bundan sonra hiçbir sultanın yanına gitmeyeceğim ve hiçbir

sultandan en ufak bir şey kabul etmeyeceğim. Münazarayı terk

edeceğim. Bu ahdimde durdum. Bu bakımdan, sultanlar beni bu

hususta mazur gördüler.

Sizin için hayır dualarda bulundum. Eğer her şeye rağmen

gelmem için bir fermanınız olursa, emre itaatin lazım olduğunu

bildiğim için, ahdimi bozarak, fermanınızı kabul etme yolunu

seçerim. Allahü teâlâ, dilinize ve gönlünüze öyle şeyler getirsin ki,

bununla yarın ahirette utanmaktan muhafaza etsin… Vesselam.”

Bu mektup Sultan Sencere ulaşınca, madem ki Meşhed’e

gelmiş, ordugahımıza az bir mesafe var. Oradan gelmek güç bir iş

değildir diyerek, gelmesini istediğini bildirdi. Bunun üzerine İmam-ı

Gazali hazretleri Sultan Sencerin yanına geldi. Huzuruna girince

ayağa kalkıp, İmam-ı Gazali hazretlerini karşılayıp kucakladı. Sonra

da kendi tahtına onu oturttu. Çok hürmet gösterdi. İmam-ı Gazali

hazretleri oturduktan sonra, yanında bulunan bir talebesine, Kuran-ı

kerimden bir miktar oku buyurdu. Talebesi de mealen; “Allah

kuluna kâfi değil mi?” buyurulan, Zümer suresi 36. Âyetini

okuyunca, İmam-ı Gazali hazretleri, “Evet” dedi. Daha sonra söze

Besmele çekerek başladı. Sultana özetle dedi ki:

“Allahü teâlâya hamd olsun. Kurtuluş ancak takva sahibi olanlar

içindir. Düşmanlık da ancak zalimleredir. İslam âlimlerinin âdeti

şöyledir: Padişahların huzuruna girdiklerinde; dua, sena, nasihat ve

bir ihtiyacın giderilmesi hususunda konuşma yaparlar.

Dua hususunda evla olan, gece karanlıklarında Hak teâlâya

gizlice yalvarmaktır. Çünkü insanlar arasında yapılan dualarda riya,

gösteriş ihtimali var. Halis olmayan böyle dualar ise, Hak teâlâ

indinde makbul değildir. Bu huzurda övgüde bulunmak da

riyakârlıktan uzak değildir. Yükseklik ve ışık bakımından, güneşin

parmakla gösterilip, övülmeye ihtiyacı yoktur. Güzellik kemale

ulaşınca, övenlerin pazarını bozar, bunların eli boş kalır.

Resulullah efendimiz (Size iki vaiz bıraktım, biri susar, biri

konuşur. Susan nasihatçi ölümdür. Konuşan ise Kur’andır)

buyurdu. Dikkat et, susan nasihatçi ölüm, lisan-ı haliyle ne söylüyor

ve konuşan nasihatçi ne söylüyor? Susarak, haliyle nasihat eden,

ölüm diyor ki:

Ben, her canlıyı pusuda beklemekteyim. Zamanı gelince aniden

pusudan çıkıp yakalayıveririm. Eğer benim herkes için yapacağım

işin bir benzerini görmek isteyen varsa; padişahlar, vefat etmiş olan

padişahlara, emirler de, vefat etmiş olan emirlere baksınlar.

Melikşah, Alparslan, Çağrıbey toprak altından halleriyle şöyle nida

ediyorlar:

“Ey Padişah, ey gözümüzün nuru, sakın unutma ki, biz nerelere

sevk edildik ve ne korkunç işler gördük. Emrinde bulunanlardan biri

aç iken, sen asla bir gece tok olarak uyuma! Biri çıplak iken, sen

istediğin gibi giyinme!

Şöyle vasiyet ederler:

Benden bir kelime kabul et ki, bu; “La ilahe illallah

Muhammedün Resulullah”dır. Bunu daima dilinde tut, yalnız

kaldığın zaman bunu söylemeyi asla unutma. Asıl iman, bunu

söylemekle istikrara kavuşur. “İman, suyunu taatten alır. Kökü

adalet ile, devamı Hakkı zikretmek ile kaimdir” buyurulmuştur.

Bunların hepsini yapıp ahiret azabından kurtulursan da, kıyamette

sualden kurtulamazsın. Hadis-i şerifte; “Her biriniz çoban gibisiniz

ve herkes emri altında bulunanlardan sorumludur” buyuruldu.

Ey Padişah! Hak teâlânın hak nimetini eda eyle ki, nimet; doğru

iman, doğru itikad, güler yüz ve güzel ahlaktır ve iyi amellerdir.

Bunlardan iyi amel işlemek senin elindedir. Madem ki Allahü teâlâ

bu nimetleri sana ihsan etmiş, sen de dördüncüden, iyi amel

etmekten kendini mahrum etme ki, küfran-ı nimet etmiş olmayasın

ve ey ayakta duran emirler! (vezirler, kumandalar!) Eğer devletinizin

mübarek ve daimi olmasını istiyorsanız, nimetin kadrini biliniz.

Nimeti, felaket ve bedbahtlıktan ayırt ediniz. Biliniz ki; sizin bu

Horasan melikinden başka, göklerin ve yerlerin maliki olan başka bir

padişahınız vardır. Yarın kıyamette, herkesi hesaba çekecek ve

benim nimetimin hakkını nasıl elde eylediniz, nasıl yerine getirdiniz,

buyuracak.

Meliklerin kalbleri, Allahü teâlânın hazineleridir. Rahmet, azap

ve cezaya dair yeryüzünde her ne vuku bulsa, meliklerin gönülleri

vasıtasıyla olur. Allahü teâlâ, (Kendi hazinemi size emanet ettim.

Sizin dilinizi o hazinenin kilidi yaptım, korudunuz mu? Yoksa

emanete ihanet mi ettiniz?) diye soracak. Hazineye ihanette

bulunan, bir mazlumun halini padişahtan gizleyendir.

Bir ihtiyacın arz edilmesine gelince, benim bir genel, bir de özel

olmak üzere iki hacetim vardır. Genel olanı şudur: Tus ahalisi

zulümden helak olmuştur. Soğuk ve susuzluktan mahsuller

tamamıyla mahvolmuştur. Onlara acı! Hak teâlâ da sana acısın.

Açlık dert ve belasıyla müminlerin boynu ve belleri kırıldı.

Özel hacetim ise şudur: Ben, 12 seneden beri halktan

uzaklaşmış, bir köşeye çekilmiştim. Sonra Fahr-ül-mülk, Nişabur

Medresesi müderrisliğini kabul etmem için ısrar etti. Ben ona, Bu

zaman, benim sözlerimi kaldıramaz. Bu zamanda bir hak söz

söyleyenin, kapı ve duvar bile aleyhine geçer demiştim. Bugün

ise iş o raddeye gelmiş ki, işitmiş olduğum sözleri rüyada

görseydim, karışık rüyadır derdim. Bunların akli ilimler ile alakalı

olanlarında eğer bir kimsenin itirazı varsa, buna şaşılmaz. Çünkü

benim sözlerimde, herkesin anlayamayacağı manalar çoktur.

Bununla beraber ben, kime olursa olsun söylemiş olduğum herhangi

bir sözümü açıklayıp ispat edebilirim. Böylece meseleyi açıklığa

kavuştururum. Bu gayet kolaydır. Fakat, İmam-ı a’zam Ebu

Hanife’nin aleyhinde bulunmuşum diye söz söylüyorlarmış. İşte

buna asla tahammül edemem. Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben,

Ebu Hanife’nin ümmet-i Muhammed arasında, fıkıh ilminin

inceliklerinde ve manasında en büyük âlim olduğunu kesin olarak

kabul etmekteyim. Her kim ki, bu söylediğimin tersine bir sözüm

olduğunu veya bir şey yazmış olduğumu söylerse o yalancıdır.

Sizden şunu isterim ki; beni, Nişabur’da, Tus’da ve diğer bütün

şehirlerde ders verme işinden affediniz. Kendi halimde kalayım. Bu

zaman, benim sözlerime tahammüllü değildir.”

Sultan Sencer, İmam-ı Gazali hazretlerini dikkatle dinledikten

sonra şu cevabı verdi:

“Söylediğin bu sözleri duymak ve imam-ı a’zam hakkındaki

güzel kanaatlerini, Irak ve Horasan âlimlerinin hepsinin duyması

için, onları burada toplamamız lazımdır. Büyük İslam âlimleri

hakkındaki kanaatinizi ve onlara olan hürmet ve sevginizi herkese

duyurmak üzere, her tarafa dağıtmak için bu ifadeleri yazmanızı

istiyorum. Tedristen, ders verme işinden muaf tutulma arzuna

gelince, bu mümkün değil. Fahr-ül-mülk, seni Nişabur müderrisliğine

[profesörlüğüne] davet etmiştir. Biz, senin namına medreseler

yaptıracağız. Bütün âlimler gelsinler, kendilerine kapalı kalan

meseleleri öğrensinler, zor meselelerini halletsinler.”

İmam-ı Gazali hazretleri, ömrünün bundan sonraki son iki yılını,

kendi memleketi Tus’ta kitap yazmak, insanları irşad etmek ve

talebelere ders vermekle geçirdi. 55 yaşında vefat eti.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın