Sarımsak Teyze

Sarımsak Teyze

Uzun zamandır çalışma odama kapanmış ve dış dünyayla ilişkimi kesmiştim. Sadece yazılarıma odaklanmıştım. İhtiyaçlarım dışında evden dışarı çıkmıyor, çalan kapı zilini duyuyor ve kılımı kıpırdatmıyordum. Dışardan ev terkedilmiş izlenimi verse de, ev benimle yaşıyor, bana can oluyordu. Bu huzur, hiçbir yerde yoktu. Yazılarım, kitaplarım ve ben…

Elbette insanın konuşmaya ihtiyacı oluyordu. Bunu da balkonumda özenle beslediğim sakız sardunyalarımla gideriyordum. Sevgim onları öyle bir coşturuyordu ki, her biri rengârenk açıyordu.

Son dönemler de, bir çift kumru kuşu misafir oldu evimin balkonuna. İnşaat işçileri gibi çalışıyorlardı. Gagalarıyla getirdikleri minik çalılarla, saksının içine konforlu bir yuva örmüşlerdi. İki de yumurtaları olmuştu. Kuluçkaya yatan kumruya, sürmeli adını koymuştum. Suyunu, yemini eksik etmiyordum. Arada bir yorulduğunda ve uçmak istediğinde, baba kumru yumurtaların üzerine yatıyor, anne kumrunun özgürce uçması için yardımcı oluyordu. Bu yardımlaşmayı gördüğümde çok şaşırmıştım. Gerçekten bütün kuşlar böyleymiş. Ne kadar sevinmiştim bu tanıklığa. İnsanoğlu için iyi bir öğretiydi. Hayatın müşterek olduğunu gökyüzündeki kuşlardan ve serengete düzlüklerindeki hayvanlar âleminden öğrenebilirdik.

Annemin, telefonla aramaları dışında gelen aramalara da yanıt vermiyordum. Uzun zamandır beni yaylaya davet ediyor, “seni çok özledim” diyordu.




Kaç yaşında olursak olalım, küçük bir bebek gibi anne koynunda uyumanın hazzı başka oluyordu. Bende onu çok özlediğim için yaylaya gitmeye ve annemi görmeye karar verdim. İstanbul’un keşmekeşliğinden uzak, güzel bir tatil olacaktı.
Nihayet İstanbul’dan Adana’ya geçmiştim. Uçaktan iner inmez ilk yaptığım şey, gökyüzüne bakmak oldu. Çukurova’da gökyüzü, nedense bana daha da berrak gelir. Geceleri elimi göğe uzatsan yıldızları tutacakmışım hissine kapılırım. Bu topraklara her geldiğimde gözlerim dolar. Havasını derin derin içime çekerim. Bana değişik bir güven ve huzur verir.
Adana, İnsanını şefkatiyle sarıp sarmalayan ve tutkuyla kendine bağlayan anaç bir şehirdir. Tıpkı anne kucağı gibi huzurlu hikâyeleriyle, gizemli bir kadını andırır. Bir yanı da delikanlıdır, dobradır. Doğurgan toprakları entrikalara gebe olduğundan, tehlikeyi de bilir, tedbiri de.

Adana’m, limon çiçeği kokulu Adana’m, acılı kebap, buz gibi şalgam, bir de güzelim göl manzarası eşliğinde rakı içip, yaka bağır açık, ‘seni seviyorum Adana’ diye nara atabilecek ruh halimin sorumlusu inan ki sensin!

Tabi bu nara atma işini sonraya erteleyip, yayla minibüslerinin kalktığı yere, kanal köprüye gitmek üzere taksiye bindim. Ferdi Tayfur şarkıları eşliğinde, şoförle sohbet ederek, Yayla durağına geldik. Gideceğim yaylaya, hemen hareket etmek üzere olan minibüse adımımı attığım an, ağır sarımsak kokusu yüzüme tokat gibi çarptı ve burnum da toplandı. Bir buçuk saatlik yolu bu keskin kokuyla devam etmenin olanaksız olduğunu düşündüğümden, bir daha ki dolmuşun ne zaman hareket edeceğini sordum. En arkada oturan yaşlı amca, ancak bir saat sonra hareket eder deyince; “kahvaltı yapmadan seni beklerim” diyen annemi üzmemek için pencere kenarında ki koltuğa yerleştim.

Yan koltuğa, çizgi film Temel Reis’ten fırlamış, sevimli, kara, kuru, Safinaz tiplemesi de gelip oturunca yolcular tamamlandı.
Minibüs, yaylaya gitmek üzere hareket etmeye başladı. Şoför kurulduğu koltuktan bağırdı;

“Cümleten hayırlı yolculuklar!”

Hiç kimsede ses yok! Minibüs hareket ettiği an, şoförün hemen arkasındaki tavandan mini bir plazma aşağı doğru indi ve ekran açıldı. Ankaralı Namık’tan şarkılar başladı. Bu arada nereden geldiğini çözemediğim sivrisinek vızıltısı gibi sinir bozucu bir müzik daha çalıyordu. Sanırım şoför mahallinde de müzik çalar vardır ve oradan geliyordur diye düşündüm. Muhakkak iki ayrı müziği dinlememizin ıstırap verici bir hal alacağını bilip, müzik çaları kapatacaklardır derken, yanımdaki Safinaz tiplemesi beni şaşkınlıkla dürttü;

“Bu araba her yeri dolaşacak herhalde gıı? Ziv ziv dolaşır şimdi batasıca!”

Kadına gülümsedim ve minibüsün camından doğayı seyretmeye koyuldum. Kadın, beni koluyla bir kez daha dürttü;

“Sabah sabah sarımsağı kim yedi ola? Ciğerim delindi valla!”

Kendimi bir an suçlu hissettim. Acaba sarımsağı yediğimi sanarak bana mı laf vurdu diye düşünüp; “bilemiyorum. Bende çok rahatsız oldum sarımsak kokusundan” derken, yan hizamızda ki yaşlı pamuk sakallı dedenin bana dikkatlice baktığının farkına vardım. Göz göze gelince; “sağlık ocağına gelen doktor sen misin?” diye sordu. Daha fazla muhabbet uzamasın diye, gülümseyerek hayır dedim ve pencere tarafına yüzümü döndüm.

Benim oturduğum koltuğun arkasındaki koltuktan yansıyan şarkıyla irkildim. “Doldur meyhaneci bir daha doldur. Beş lira borç aldım paralıyım ben!”

Arka koltukta oturan adamın; “aluuu!” demesiyle müzik kesildi. Demek ki çalan telefondu.




“Kim ölmüüüş! Yaşlıydı bre! Vay!.. Vay ki vay!.. Acar avrat alacağım diye, diye öldü zavallı! Ne zaman gömeceklermiş! İyi tamam bende yoldayım zaten.”

Adam telefonu kapatır kapatmaz; “Allah Allaah bu ne ya! Sarımsak kokusu içimi deldi namussuzum!” diye söylendi.
Sarımsak isyanı yolcularda arada bir nüksediyor, sonra herkes ben yemedim havasında sus pus yoluna devam ediyordu.

Dolmuş hareket ettiğinden bu yana hâlâ iki ayrı müzik, iki ayrı telden çalmaya devam ediyordu.

Arka koltuktaki adamın sesi biraz daha kısık mırıldanmaya başladı. “Vay ananı avradı! Sarımsak beni mahvetti. Avradını s.k.t.ğ.m bir kazan yedi demek ki! Of Allah!.. Ooff!.. Of ki of!..”

Ben bile adamın isyan dolu söylenmelerini zor duyarken, Şoförün hemen arkasındaki koltuktan, elli beş, atmış yaşlarında, kısa, şişman bir teyze ayağa fırladı. Hışımla yan kayan tülbendini eliyle düzeltti. Sanki gözleri sinirden dışarı doğru fırlamış, ateş saçıyordu. Korkunç tiz bir sesle; “Kimin avradına sövüyon dümbük? Benim oğullarımda senin avradını …” diye bağırdı.

sarmisak-teyze2

Adam şok geçirdi. “Sana ne oluyor teyze? Ben sarımsağa diyom sana mı diyom?”

“Hoşt it! Sarımsağın sahabı* benim. Bana diyon!”

Ben biryandan adama, bir yandan teyzeye bakıyor, kavgayı nasıl videoya alabilirim diye düşünüyordum ki, yan koltuktan bana bakan pamuk sakallı amca; “Sen yeni gelen savcı mısın?” diye sordu. Yok, amca deyince istediği yanıtı alamamanın sıkıntısıyla yanındaki adama dönüp; “öğretmen zahir!” dedi.

Bu arada en öndeki sarımsak teyze, tiz çığlıklara, hakaretlere devam ediyordu. Şoför, dikiz aynasından sarımsak teyzeyi uyardı.

“Teyze otur yerine virajlara gireceğiz. Valla ani frende öne fırlarsın!”

Arka koltukta ki adam, “inşallah inşallah” diye homurdandı.

Teyze de öyle bir kulak vardı ki radardan beter! Arka koridora doğru hücum etti. “Seni sakalına s.çtığm senii!”

Adam, sinirle ayağa fırladı. Telefonunu gösterdi.

“Bela mısın bacı! Telefonla konuşuyom, ‘inşallah’ diye beni arayana diyom.”

“Yalan söyleme sarımsağın sahabı* benim. Bana diyon!”

Kadının ısrarlı sataşmalarına, adamın sinirleri iyice bozulmuştu. Hızını alamadı.

“Sarımsağın bataydı emi! Ciğerim delindi ciğerim! Birde cangama** yaparak bizi terbiye etmeye çalışma!”

Kadın daha da delirdi. “Ciğerin delinsin!” diyerek, bedduaları ardı ardına sıralarken, Adamın iri sesi teyzenin sesini bastırıyordu.

“Ağzından çıksın yakana dağılsın emi! Anam, babam bana bu kadar beddua etmedi uğursuz avrat!” diye söyleniyordu.

Şoför isyan etti; “Bre teyze oturmaz mısın koltuğa? Adam haklı. Bir kilo değil, iki kilo değil, bagaja bir çuval sarımsak koydurdun. Millet kokuya iyi dayanıyor, senin niye çenen durmuyor?”

Kadın, oktan çıkan yaydı artık. “Durdur dümbük arabayı ben inecem!” diye bağırdı.




Yanımda ki Safinaz tiplemesi panikle;

“Aboov! Dağın başında küsülüp te inilir mi hay teyzem? Issız yollarda başına iş alırsın güzel teyzem. Etme gııı! Az kaldı vardık olduk sinirlenme.”

Arka koltuktaki adam; “bırakın insin. İnecekmiş! Resmen kurusıkı atıyor! Dağda ayıya rastlasa onunla da baş eder bu avrat!”

Kadın, “Oğullarım, oğullarım” diye kesik kesik bağırıyor, sinirden lafını tamamlayamıyordu. Herkes şaşkın, çığırından çıkmış kadına bakıyordu ki, adama ateş saçan tehditkâr sözlerle; “oğullarım garajda beni bekliyor. Bana ana avrat sövdüğünü demem mi? Kadem’imle Toklu’ma kemiklerini kırdırmam mı?”

Arka koltukta oturan adamın yüzünde anında bir kaygı belirdi. Ortam bir anda sessizleşti ve minibüste çalan iki ayrı müzik sesi ön plana çıkıp, kulağımı tırmalamaya başladı. Artık dayanamadım ve şoförü, müziklerden birini kapatması için uyarmak zorunda kaldım.

Şoför; “bende anlamadım bu sesin nereden geldiğini” diye bağırdı.

Şoförün isyanıyla, derinden gelen müzik sesi kesildi. Köşe koltukta telefonun kulaklığını takmış bir kişi, kulaklıktan müzik dinlediğini sanıyordu. Kulaklığın telefona bağlantı yapan kordonun ucu kenarda sallanıyordu. Adam telaşla kulaklığın kordonunu eline aldı. Mahcup bir şekilde güldü; “Emmioğlu eski telefonunu bana verdiydi, bununla da müzik dinle dediydi. Kulağıma taktım ses gelmedi. Demek ki sapını iyi takamamışım“ diyerek kulaklığı aldı cebine yerleştirdi.

Safinaz, kaşıyla adamı göstererek; “deli batasıca müzik dinliyorum sanıp kulağına basmış haceti. Millet birbirini yiyor haberi yok. Kavgayı da duymadı zahir!” diye kıkırdadı.

Minibüs bir süre daha Torosların zirvesine doğru tırmanırken, Şoför aynadan Sarımsak teyzeyi gülerek süzdü.

“Teyze biz senin sarımsak kokunu çektik, sende adamı affet gayrı!” diye ricada bulundu. Arka koltukta ki adam, garajlarda kadının oğullarından dayak yiyebileceğini düşünmüş olacak ki, hemen acı acı söze atladı.

“He affet, ben sarımsağa dedim! Sana demedim!”

Şoför;

“He sarımsağa dedi!”

Sarımsak teyzenin iri göğüsleri, öne doğru tavukgöğsü gibi kabardı. Adamın korktuğundan emin ve gururla;

“Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin şoför gardaş? Bana ana avrat küfür etti dümbük! Ben edeceğimi biliyom “ diyerek, tehditkâr bir şekilde kafasını salladı.

Şoför, arka koltuktaki adama aynadan pis pis sırıtarak; “Allah’ıma bu teyze kemik kırdırır!” Dedi.

Arkamı dönüp adama baktığımda, korkunun ve çaresizliğin çehresine yansıdığını görebiliyordum. Yolun sonu görünüyor telaşıyla boncuk boncuk terlemiş, kadının oğullarının, kemiğini kırabilme korkusu, yüzünü daha da kederlendirmişti. Acı acı gözüme baktı. Yan koltukta ki pamuk sakal, bizim koltuğa doğru yanaştı ve bana seslendi;

“Beri bak hele kızım! Yoksa yeni gelen Jandarma komutanını hanımı mısın?”

Bana o an gülme krizi geldi. Kendimi durdurabilmenin imkânı yoktu artık. Yanımda ki Safinaz tiplemesi; “tövbeye gel gıı! Nefesin kesildi” diye telaşlanıp, çantasından su şişesini çıkarmaya çalıştı.

Yan koltuktaki pamuk sakal da pişkin pişkin güldü; “Bildim değil mi?” diyerek yanındakini de dirseğiyle dürttü. “Bildim bildim. Gözüm ısırıyordu zaten” diye böbürlenerek göz attı.

Artık Torosların zirvesine çıkmıştık. Yayla tabelası uzaktan görünmeye başladı. Arka koltuktaki adam, kısık ve ürkek bir sesle; “Yayla girişinde inecek var!” diye seslendi.

Şoför, sigara nikotininden kara sarı olmuş dişlerini sırtlatarak güldü. “Etme bre! Hani sen garajda inecektin? Burada inersen yarım saat yürürsün! Valla indirmem seni”

Adam, garajlarda yiyeceği dayağı düşünüp, telaşla çığlık atarcasına; “Durdur gardaşım inecek var yaa!” diye bağırdı. Bu feryat, bu yalvarış, açık alanda olsaydı Torosların zirvesinden, dağlara çarpa çarpa yankı yapabilirdi.

Minibüs ani bir fren yaptı. Adam canını dışarı attı. Sarımsak teyze ayağa fırladı ve ardından bağırdı.

“Şalvarının paçasını bağla dümbük! S.çtığın belli olmasın!”

Şoför gülmeye başlayınca, kadında bastı kahkahayı. Çiçekli bol şalvarının bile saklayamadığı, iri göbeği de kahkahasına tempo tutarcasına yukarı aşağı zıplıyordu.

Minibüs yola devam etti. Bir süre sonra garajlara geldik. Hepimiz arabadan teker teker indik. Sarımsağın ağır keskin kokusundan kurtulmuş, mis gibi oksijen dolu havayı ciğerlerime çekmiştim. Az ilerden üçtekerli, kenarı sepetli, mavi motosikletle gelen kara, kuru, avurtları içine çökmüş ölgez adam, minibüsün yanına yaklaştı. Kulağında ki işitme cihazını eliyle düzeltti. “Döne” diye seslendi. Sarımsak teyze sese irkildi. “Hah benim pilli de geldi.” dedi. Adama doğru yürüdü. “Döne diye adımı belleyeceğine bagajdan sarımsak çuvalını alıver herif” deyip, üçtekerlinin sepetine kuruldu. Şaşkınlığımı üzerimden atamamıştım. Hayatımda böyle beter bir kadın görmemiştim.




Şoförde şaşkın, Sarımsak teyzenin kocasına yaklaştı.

“Emmi, teyzenin övünerek anlattığı Kadem’le Toklu nerede?”

“Geçen hafta sattım oğlum?”

“Neyi lan emmi? Kadem’le Toklu oğlun değil mi?”

“Yavruyken aldıydık. İnsanın evladı gibi oluyor ama koca davar oldular. Satmak için büyütmüştük. Alacaksan bir tane daha var.”

Sarımsak teyze pişkin pişkin güldü.

“hadi lafı uzatman gayrı Pilli! Çuvalları alda gel!”

Şoför dut yemiş bülbül gibiydi.

“Çuvalı kaldırabilecek misin emmi?” diye sordu.

Adam, şoföre böbürlenerek; “Bana Pehlivan Ali derler gardaş! Bir anda beş kişiyi yıkarım evvel Allah!” diyerek, minibüse doğru titrek ve halsiz yürüdü. Ölgez haliyle çuvalı sırtlayarak, üçtekerlinin sepetine sarımsak çuvalını koydu ve yola devam etti.

Demek ki sarımsakla yatan, pehlivan kalkıyordu. Bir yandan gülüyor, bir yandan da koşar adımlarla annemin evine yürüyordum. Annem, veranda dan benim geldiğimi görüp, sevinçle bana doğru koşmaya başladı. Sıkı sıkıya sarıldık birbirimize.

“Yolculuğun nasıl geçti?” diye soran güzel anneme; “bir bakraç yoğurtla keçimiz eksikti” diyebildim.

AYÇA ÖZTORUN

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN