DOLAR 16,8853 -2.7%
EURO 17,8334 -2.47%
ALTIN 991,58-2,31
BITCOIN 362741-0,33%
Adana
24°

PARÇALI AZ BULUTLU

13:12

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Sebeplere yapışmak dinimizin emridir
46 okunma

Sebeplere yapışmak dinimizin emridir

ABONE OL
24 Ocak 2015 11:16
Sebeplere yapışmak dinimizin emridir
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Vehhabiler diyor ki:

Peygamberlerin ve onların yolunda olanların gittikleri yol

vesiledir, kendileri vesile değildir. Madde, cisim ve zat, sebep

olamaz. Diri olup yanında bulunandan bir şey istemek caizdir.

Uzaktakinden ve ölüden istemek, bunları vesile etmek şirktir.

CEVAP

Her şeyi yaratan, yapan yalnız Allahü teâlâdır. Bir şeyi yaratmak

için, başka bir mahlûkunu vasıta ve sebep yapması, Allahü teâlânın

âdetidir. Allahü teâlânın bir şeyi yaratmasını isteyenin, o şeyin

yaratılmasına vesile olan sebebe yapışması lazımdır. Peygamberler

hep sebeplere yapışmışlardır.

Allahü teâlâ sebebe yapışmayı övmektedir. Peygamberler

sebeplere yapışmayı emir etmektedir. Dünyadaki olaylar, hadiseler

de, sebebe yapışmanın lazım olduğunu göstermektedir. Bir şeye

kavuşmak için, o şeyin sebebine yapışılır. O sebebi, o şeye sebep

yapan ve insanın o sebebe yapışmasını sağlayan, o sebebe

yapıştıktan sonra, o şeyi yaratan, hep Allahü teâlâ olduğuna

inanmak lazımdır. Böyle inanan bir kimse, bu sebebe yapışmakla, o

şeye kavuştum diyebilir. Bu sözü, o şeyi sebep yarattı demek

değildir. Allahü teâlâ, o şeyi bu sebeple yarattı demektir.

Mesela (içtiğim ilaç ağrımı kesti), (Seyyidet Nefise hazretlerine

adak yapınca, hastam iyi oldu), (Çorba beni doyurdu), (Su,

hararetimi giderdi) sözleri, bu şeylerin hep vesile ve vasıta

olduklarını göstermektedir. Bunlar gibi konuşan müslümanların,

yukarıda bildirdiğimiz gibi inandıklarını düşünmek lazımdır. Böyle

düşünene kâfir denemez. Vehhabiler de, diri olandan, yanında

bulunandan bir şey istemek caizdir diyor. Birbirlerinden ve hükümet

memurlarından çok şey istiyorlar. Vermeleri için yalvarıyorlar.

Uzakta olandan ve ölüden istemek şirktir. Diriden istemek şirk olmaz

diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri ise, birisi şirk olmayınca, öteki de şirk

olmaz diyor. Aralarında fark yoktur diyor.

Sebepler üç kısımdır

İslam âlimlerinin büyüklerinden Muhammed Masum hazretleri

Mektubat kitabında buyuruyor ki:

Sebeplere yapışmak tevekküle münafi değildir. Çünkü,

sebeplere tesir etmek kuvvetini de Allahü teâlâ vermektedir.

Sebeplere yapışırken, sebeplerin tesirini Allahü teâlâdan bilmeli ve

Ona güvenmelidir. Tesir ettikleri tecrübe edilmiş olan sebeplere

yapışmak, tevekkül etmek demektir. Tesiri bilinmeyen, ümit dahi

edilmeyen sebeplere yapışmak, tevekküle uygun olmaz. Tesiri kati

olan sebeplere yapışmak lazımdır, hatta vazifedir. Ateş yakıcıdır.

Ateşe yakmak hassasını, tesirini veren Allahü teâlâdır. Aç olunca,

gıda, taam yiyeceğiz. Gıdaya doyurmak tesirini Allahü teâlânın

verdiğine inanacağız. Faydalı tesiri kati olan böyle sebepleri

kullanmayarak zarar hasıl olursa, Allahü teâlâya itaat etmemiş

oluruz. Ona karşı gelmiş oluruz.

Sebepler üç kısımdır:

Tesiri görülmemiş, işitilmemiş sebepleri kullanmak caiz değildir.

Tecrübe edilmiş, faydalı tesir ettikleri anlaşılmış olan sebepleri

kullanmak vaciptir. Bunları terk etmek günah olur.

Tesirleri şüpheli olan sebepleri kullanmak vacip, lazım değil ise

de, caizdir.

Allahü teâlâ, mühim olan işleri yapmadan evvel, bunları

tecrübeli, bilgili kimselerle meşveret etmemizi, bundan sonra

yapmamızı, yaparken de, Allahü teâlâya tevekkül etmemizi, neticeyi

Ondan beklememizi emretti. Meşveret etmek de, sebebe

yapışmaktır. Bu emir, faydalı sebebe yapışmanın vacip olduğunu ve

sebebin tesirini Allahü teâlâdan beklemek lazım olduğunu

bildirmektedir.

Ahiret işlerinde yani ibadet ve taat yapmakta tevekkül olmaz.

İbadetleri yapmamız, bunun için çalışmamız emir olundu. Ahiret

işlerinde tevekkül etmek değil, havf ve ümit etmek lazımdır. Bu

emirleri yapmak, bunların kabul olunması ve sevap verilmesi için

Allahü teâlânın merhametine ve ihsanına itimat etmek, güvenmek

lazımdır. Emirleri yapmak ve yasaklardan sakınmak, kulluk

vazifesidir.

İnsan tasavvufta ne kadar ilerlerse ilerlesin, kemale gelsin,

kurb-i ilahiye kavuşsun, bedeni ile, ruhu da mahlûk olmaktan

kurtulamaz. Allahü teâlâdan başka her şey hadistir, mahlûktur. Var

olmadan önce yok idiler. Sonra da yok olacaklardır. Müslüman

olmak için böyle inanmak lazımdır.

Ahirette azaptan kurtulmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin

bildirdiklerine inanmak, uymak lazımdır. Bu kitaplara uymayan

keşfler, kerametler hiçbir işe yaramaz. (c.1, m.182)

Vesile ve sebep aramak

Peygamberlerin ve Evliyanın vasıtası ile yani onları sebep

yaparak, vesile ederek, Allahü teâlânın yaratmasını istemek caiz

olduğunu gösteren âyet-i kerimeleri bildirelim:

(Ey iman edenler! Allahü teâlâdan korkunuz! Ona

yaklaşmak için vesile arayınız.) [Maide 35]

(Ol kimseler ki, dua ve ibadet ederler, Rablerine yaklaşmak

için, vesile ve sebep ararlar. Sebeplerin Allahü teâlâya en çok

yaklaştıranını isterler.) [İsra 57]

Bu âyet-i kerimelerde Allahü teâlâ, sebebe, vesileye yapışmayı

emretmektedir. Vesilenin kendisine en çok yaklaştırıcı bir şey

olduğunu bildirmektedir. Vesilenin belli bir şey olduğu bildirilmedi.

Bunun için, Allahü teâlânın rızasına kavuşturan her şey, yani

Haricilerin dedikleri gibi yalnız duaları değil, şefaatleri ve Allahü

teâlâ indinde mertebeleri ve kıymetleri ve kendileri hep vesiledirler.

[Vehhabiler, (Vesile, Peygamberlerin ve onların yolunda

olanların gittikleri yoldur. Onların yolu vesiledir, kendileri vesile

değildir) diyor.]

Ehl-i sünnet âlimleri ise, Peygamberlerin ve onlara tâbi olanların

gittikleri yol, yani iman ve ibadet ve ihlas, vesile olduğu gibi, o

büyüklerin şefaatleri, makamları, kerametleri, duaları ve kendileri de

vesiledir dedi. Kendileri vesile olamaz diyenler, Kur’an-ı kerime ve

hadis-i şeriflere ve Peygamberlere ve Evliyaya iftira ediyorlar.

Peygamberlerin ve Evliyanın kendilerinin vesile edilmesi, Kur’an-ı

kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmektedir.

Enfal suresinin 33. âyetinde mealen, (Sen aralarında

bulundukça, o kâfirlere azap etmem) buyuruldu. Tefsir

kitaplarında ve Buhari’de bildirildiği gibi, kâfirler Peygamber

efendimiz ile alay ediyorlardı. Rabbine söyle de, bize çabuk azap

göndersin diyorlardı. Bu sözleri üzerine, yukarıdaki âyet-i kerime

nazil oldu. Resulullahın mübarek cesed-i şerifinin kâfirler arasında

bulunması, onlara azap gelmesini önlemektedir buyuruldu.

Resulullah, Peygamberlik makamı ile, yahut dua ederek, yahut

şefaat ederek, azap gelmesini önlüyordu denilemez. Çünkü,

kâfirlere dua ve şefaat edilmediği gibi, inanmadıkları

Peygamberliğin onlara faydası olamaz.

Allahü teâlânın, Muhammed aleyhisselamı, insanlar arasından

seçmesi ve Onu bütün Peygamberlerinden üstün yapması, mübarek

zatı içindir, kendisi içindir. Bunu her mümin bilmektedir. Resullerin,

Nebilerin, Velilerin üstünlükleri de, hep böyledir. Mevki, mertebe ve

her yükseklik zata tâbidir. Zat, mevkiye tâbi değildir. [Mesela, insan

paşa olduğu için kıymetlidir, denilmez. Kıymetli olduğu için, paşa

olmuştur denir.]

Vehhabilerin, madde, cisim ve zat, sebep olamaz sözlerinin

yanlış olduğu anlaşıldı. Âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ve

Resulullahın sünnet-i seniyyesi, onların yanlış ve bozuk yolda

olduğunu göstermektedir.

Hadis-i şerifte, (Toprağımızın ve birimizin tükrüğünün

bereketi ile ve Rabbimizin izni ile hastamız şifa bulur) buyuruldu.

Toprak ve tükrük ve eczacının tesiri belli olan ilaçları, hep maddedir,

cisimdir, yani zattırlar. Bunların mevki’i, rütbesi ve şefaati

düşünülemez.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Zemzem suyu, içenin niyetine göre fayda verir.) [Müslim]

Zemzem suyu, dünya ve ahiretin herhangi bir faydası için niyet

ederek içilirse, istenilen fayda hasıl olur. Böyle olduğu çok

görülmüştür. Zemzem suyu, zattır, maddedir. Şifa, fayda vermek

için, rütbesi ile tesir etmesi, yahut dua ve şefaat etmesi

düşünülemez.

Sahih olan hadis-i şerifte ve bütün fıkıh âlimlerinin sözbirliği ile

bildirdikleri gibi, Kâbe kapısı ile Hacer-ül-esved taşının arasındaki

tavaf yerine Mültezem denir. Bir kimse, burada karnını Kâbe

duvarına değdirip, Mültezem’i vesile ederek, Allahü teâlâya

yalvarırsa, Allahü teâlâ onu zarardan, kusurdan korur. Böyle olduğu

çok tecrübe edilmiştir. Herkesin bildiği gibi, Mültezem, Kâbe

duvarında birkaç taştır. Bu taşlar zattır. Yani maddedir. Allahü teâlâ,

her maddeye belli hassalar, özellikler verdiği gibi, bu taşlara da,

hayra, faydaya vesile olmak hassasını vermiştir. [Aspirine ağrı

kesmek, kinine sıtma plasmodyumlarını öldürmek, ispirtolu suya aklı

gidermek hassalarını verdiği gibi, bu taşlara, başka taşlardan fazla

olarak, duaların kabul olmasına sebep olmak hassasını vermiştir.]

Kâbe’nin kuzey tarafında bulunan su oluğunun altındaki tavaf

yerine ve Mescid-i Haram içindeki, Kâbe kapısı karşısında bulunan

Makam-ı İbrahim denilen yere ve Hacer-ül esved denilen Kâbe

köşesindeki taşı öpmeye ve elini yüzünü sürmeye de, böyle faydalı

hassalar verilmiştir. Bunlara tevessül edenlerin, yani bunları vasıta

kılarak dua edenlerin, duaları kabul olmak hassasını, kıymetini,

Allahü teâlâ bu maddelere vermiştir. Bu maddelerin, duaların kabul

olmasına vesile oldukları biliniyor ve görülüyor ve inanılıyor da,

Resulullahı ve Onun yolunda olan, Allahü teâlânın sevgili kullarını

vesile ederek yapılan dualar hiç kabul olmaz mı? Eğer bir kimse,

yerdeki toprağın ve bazı kimselerin tükrüğünün ve Zemzem

suyunun ve Mültezemdeki taşların ve İbrahim aleyhisselamın

mübarek ayaklarının izi bulunan Makam-ı İbrahimin ve Hacer-ülesved

taşının, yani bu maddelerin hepsinin faydalı şeyler için vesile,

sebep olmaları, Peygamberlerin ve Evliyanın mezarlarının da, vesile

olacağını göstermez derse, bu kimsenin din cahili olduğunu,

Allah’tan ve Resulullahtan ve müslümanlardan utanmadığını

gösterir. Çünkü, Eshab-ı kiram, Resulullahın zat-ı şerifini çok yüksek

bilirler, pek saygı gösterirlerdi.

Urve-tebni Mesud-issekâfinin Buhari’de ve başka kitaplarda

bildirilen sözleri meşhurdur. Urve diyor ki:

Hudeybiye sulhu için, müşriklerin elçisi olarak, Resulullahın

yanına gelmiştim. İşim bittikten sonra Mekke’ye, Kureyş büyüklerinin

yanına döndüm. Onlara dedim ki, (Biliyorsunuz, Acem şahı olan

Kisralara ve Bizans kralı olan Kayserlere ve Habeş padişahı olan

Necaşilere çok gittim, geldim. Bunlara yapılan hürmetin, Muhammed

aleyhisselamın Eshabının, Muhammed aleyhisselama yaptıkları

hürmet kadar çok olduğunu görmedim. Muhammed aleyhisselamın

tükrüğünün yere düştüğünü görmedim. Eshabı avuçları ile kapışıp

yüzlerine, gözlerine sürüyorlardı. Abdest almış olduğu suyu da

kapışıp, bereket için saklıyorlardı. Tıraş olunca, bir kılı yere

düşmeden önce Eshabı kapışıyorlardı. En kıymetli cevher gibi

saklıyorlardı. Saygılarından, edeplerinden, yüzüne bakamıyorlardı…)

Eshab-ı kiramın, Resulullahın zatından ayrılan en ufak

zerrelere, hatta başkaları için pis, çirkin sayılan şeylerine bile nasıl

kıymet verdikleri bu haberden anlaşılmaktadır. Bu saygı ve edepler

mübarek tükrüğünün ve mübarek uzuvlarına değmiş olan abdest

sularının, onlara dua etmeleri veya şefaat etmeleri, yahut rütbe ve

kıymetleri olduğu içindir denilebilir mi?

Bunlar, maddedir. Fakat, en şerefli bir zattan, maddeden

ayrıldıkları için, kıymetli olmuşlardır. Vehhabiler ve onların yolunda

olanlar, hakiki din adamıyız, tevhid ehliyiz diyerek övündükleri halde,

Resulullahı Lat putu ile bir tutuyorlar. Resulullahın ve Onun

Eshabının yaptıklarını ve emir ettiklerini puta tapmaya benzetiyorlar.

Onlar gibi söylemekten, onlar gibi düşünmekten ve onlar gibi

inanmaktan Allahü teâlâya sığınırız.

Peygamberleri ve Onların yolunda olan seçilmiş, sevilmiş

Velileri vasıta kılarak Allahü teâlâdan dilekte bulunmanın caiz

olduğunu gösteren hadis-i şerifler o kadar çoktur ki, bunlara kötü

düşmanlarımız hiç cevap veremiyor. Şaşırıp kalıyorlar: Buhari ve

Müslim’de yazılı olduğu üzere, Esma binti Ebi Bekir, yanındakilere

Peygamber efendimizin yeşil bir cübbesini gösterdi. Yakası ipekten

idi. (Bu palto, Hazret-i Âişe’nin yanında idi. O vefat edince, ben

aldım. Bu cübbeyi hastalarımıza giydirerek, tedavi etmekteyiz.

Hastalarımız bununla iyi oluyorlar) dedi. Görülüyor ki, Allahü

teâlânın sevgili Peygamberi ve bütün üstünlüklerin sahibi giymiş

olduğu için, Eshab-ı kiram bu cübbeyi şifa bulmak için vesile

etmektedirler.

Humeydi’nin, Buhari’den ve Müslim’in sahihinden topladığı

kitabında, Sehl bin Sa’d diyor ki:

(Resulullah mübarek gömleğini bana hediye etmiş idi. Annem,

benden almak istedi. Bunu kefen yapmak için, saklayacağım dedim.

Resulullah efendimizin mübarek gömleği ile bereketlenmek istedim.)

Görülüyor ki, Eshab-ı kiram, Resulullahın mübarek gömleğini,

azaptan kurtulmak için vesile ve sebep yapıyorlardı.

Buhari ve Müslimde Ümm-i Süleymden haber veriliyor:

Resulullah yanımda uyuyordu. Mübarek yüzü inci gibi terlemişti.

Terlerini alıp bir yere koyarken uyandı. (Ya Ümm-i Süleym, ne

yapıyorsun?) buyurdu. Ya Resulallah! Mübarek terin ile

çocuklarımızın bereketlenmesini istiyorum dedim. (İyi yapıyorsun)

buyurdu. İbni Melek, Mesabih kitabının şerhinde diyor ki, bu hadis-i

şerif gösteriyor ki, tasavvuf büyüklerinin ve âlimlerin ve salihlerin

kullandıkları şeylerle de, Allahü teâlânın rızasını kazanmak caizdir.

İmam-ı Müslim Sahihinde diyor ki:

Resulullah sabah namazını kılınca, Medine halkı, içinde su

bulunan kaplarla huzuruna gelirlerdi. Her kaba mübarek ellerini

sokardı.

İbn-ül Cevzi, Beyan-ül müşkilil Hadis kitabında diyor ki:

Medine ahalisi böylece, Resulullah ile bereketlenirler idi. Bir

âlime gelip de böyle bereketlenmek isteyenleri, âlimin boş

çevirmemesi iyi olur.

Buhari kitabında, İbni Sirin’den haber veriyor:

İbni Sirin diyor ki, Resulullah efendimizin sakal-ı şerifinden bir

parça elime geçti. Bunu Ubeydeye söyledim. Bende bir sakal-ı şerif

bulunmasını, dünyada olan her şeyden daha çok severim dedi.

Buhari-i şerifte diyor ki:

Resulullahın çok zaman hizmetinde bulunmakla şereflenmiş

olan Enes bin Malik, kendisi ile beraber bir sakal-ı şerifin defin

olunmasını vasiyet etti. Kabirde, Allahü teâlânın huzuruna sakal-ı

şerif ile birlikte çıkmak istedi.

Kadi İyad, Şifa kitabında diyor ki:

Resulullahın faziletlerinden ve kerametlerinden ve

bereketlerinden birisi de şudur ki, Halid bin Velid, başında sarığı

arasında bir sakal-ı şerif taşırdı. Bunu taşıdığı her muharebede zafer

kazanırdı. Halid, mübarek bir kılı sebebi ile muradına kavuşuyor da,

Resulullahın mübarek zat-ı şerifini vesile ederek Allahü teâlâdan

dilekte bulunanlar kavuşmaz olur mu?

Buhari ve Müslim sahihlerinde diyor ki:

Abdullah ibni Abbas’ın haber verdiği hadis-i şerifte, Resulullah

iki kabrin yanına geldi. İkisinin de azapta olduğunu anladı. Bir hurma

dalı istedi. İkiye ayırıp, kabirler üzerine dikti. (Bunlar yeşil kaldıkça,

azapları hafifler) buyurdu. Bir kabirde azabın hafiflemesi için,

üzerine yeşil hurma dalı konulması, hadis-i şerifte bildirilmiştir.

Allahü teâlâ, yeşil otların bereketi ile kabirdeki azabı

hafifletmektedir. Yeşil ot, bir zattır, bir maddedir. Bunu dikmekle

azabın azalması, Resulullaha mahsus değildir. Yeşil hurma dalının

her zaman kabir üzerine dikilmesini, İslam âlimleri, sözbirliği ile

bildirmektedir. İslam mezarlıklarına servi ağaçları dikilmesi bundan

ileri gelmektedir. Hurma dalı gibi bir madde, azabın azalmasına

sebep oluyor da, varlıkların, maddelerin en kıymetlisi olanı sebep ve

vesile etmek caiz olmaz mı? Aklı olan, doğru düşünebilen kimse,

buna olmaz diyebilir mi?

Allahü teâlânın sevgilisi ve Peygamberlerin en üstünü için,

vesile edilmez, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olmaz diyen bir

kimse, o yüce Peygamberin ümmetinden midir, yoksa

düşmanlarından mıdır? Kâfirlere bile rahmet olduğu, âyet-i

kerimelerde bildirilmiştir. Müslümanlar için ve Ona aşık olan Ehl-i

sünnet vel-cemaat için, rahmete, vesile ve sebep olmaz mı?

(Vesile arayınız!) âyet-i kerimesinin emrettiği vesile, hem

ibadetlerdir, hem dualardır, hem de mübarek kıymetli zatların

kendileridir. Yukarıda bildirdiğimiz hadis-i şerifler ve olaylar bunu

açıkça göstermektedir.

Sakal-ı şerifin kıymeti

Sual: Peygamber efendimizin sakal-ı şerifi, hırkası veya başka

bir eşyası ile bereketlenmeye putçuluk diyenler var. Bu konuyu

açıklar mısınız?

CEVAP

Çok kıymetli bir itikad kitabı olan Nur-ül-İslam’da aynen şöyle

buyuruluyor:

Peygamber efendimizin eşyaları ile bereketlenmek, Onun

mübarek gözleri önünde yapılmış, sabit bir iştir. Resulullah da, bu işi

beğenip kabul buyurdu. Onun vefatından sonra da bu iş devam etti.

Çünkü Allahü teâlâ, Onun kendi eşyalarına, dokunduğu şeylere ve

mübarek tenine dokunan şeylere birçok meziyetler vermiştir ki,

bunlarla bereketlenilir ve faydalanılır.

Hazret-i Ebu Bekir’in kızı Hazret-i Esma, Peygamber efendimiz

hayatta iken giydiği bir cübbe çıkarıp, (Şifa bulmaları için, biz bunu

yıkayıp hastalara veriyoruz) dedi.

Abdülkasım bin Memun hazretlerinin yanında, Peygamber

efendimizin bir çanağı vardı. Bundan su verdiği hastalar şifa

bulurlardı.

Peygamber efendimiz abdest aldığı zaman, Eshab-ı kiram,

onun abdest suyuna dokunmak ve düşen bir kılını almak için

yarışırlar ve bununla bereketlenirlerdi. O da bu hareketlerini kabul

buyururdu. Hatta, mübarek başını tıraş ettiği zaman, bereketlenmek

için, mübarek saçını, Eshabı arasında paylaştırmasını Ebu Talha

hazretlerine emrederdi. (Buhari)

Hazret-i Ebu Cuhayfa diyor ki:

(Resulullah, öğle sıcağında çıkıp abdest aldı. Oradakiler

kalkıp, onun ellerini tutup, yüzlerine sürdüler. Bir de ben, onun

mübarek ellerini tutup yüzümün üstüne koydum. O sıcakta

mübarek elleri, kardan daha soğuktu ve miskten daha güzel

kokuyordu.) [Buhari]

(Ellerini tutup yüzlerine sürdüler) ifadesi, faziletli ve salih

kimselere dokunarak bereketlenmenin meşru olduğunu gösteriyor.

Hazret-i Âişe diyor ki:

(Resulullah bir yarası olan kimseyi tedavi ederken, işaret

parmağını yere koyar ve kaldırıp, “Bismillahi türbetü erdina biriki

badina liyüşfa bihi sekimüna biizni Rabbina” derdi.) [Müslim]

İmam-ı Nevevi buyuruyor ki:

(Hadis-i şerifin manası şöyledir: İşaret parmağını ağız suyu ile

ıslatıp, sonra toprağın yapışması için yere koyar, sonra illetli ve yara

olan yere sürer ve bu elini sürerken, Allahü teâlânın ism-i şerifiyle

bereketlenmek için bu duayı okurdu.)

Hadis-i şerif kitaplarında, Eshab-ı kiramın Peygamber

efendimizin eşya ve eserleriyle; teri, gözyaşı ve ağız suyu ile

bereketlendiklerine dair misaller çoktur. Âlimler, buradan hareketle

salih kimselerin eşya ve eserleriyle bereketlenmenin caiz olduğunu

bildirmişlerdir.

Resulullahın sakal-ı şerifinin bazı telleri, halifeler, müslüman

hükümdarlar tarafından korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Bir

kısmı Osmanlı Sultanlarının hazinelerindedir. Allahü teâlâ, onlara

rahmet eylesin.

Bu mübarek tellerden birkaçı, Kuzey Irak’da Süleymaniye’ye

bağlı Halepçe kazasının Beyare nahiyesindedir. Benim gözlerim

önünde bunlar vesile edilerek kıtlığın bitmesi ve yağmurun yağması

için dua edildi ve hemen bol bol yağmur yağdı.

Düşmanların hücumu esnasında bunlar vesile edilerek dua

edilmiş ve müslümanlar, düşmanın şerrinden korunmuşlardır. Bu

anlattıklarımız, buralarda yaşayan müslümanlarca malumdur.

Bunlarda şüphe etmenin yeri yoktur. Bunlarda şüphe edenler, Yusuf

suresinin 93-96. âyet-i kerimelerine baksınlar:

([Yusuf aleyhisselam,] şu gömleğimi götürün de, babamın

yüzüne koyun, [gözleri] görecek duruma gelir ve bütün ailenizi

bana getirin, dedi. Kafile ayrılınca, babaları: “Eğer bana

bunamış demezseniz, inanın ben Yusuf’un kokusunu alıyorum”

dedi. Çevresindekiler: “Allah’a yemin ederiz ki, sen, hâlâ eski

şaşkınlığındasın” dediler. Müjdeci gelip, gömleği Yakub’un

yüzüne sürünce, hemen gözleri açıldı. Bunun üzerine Yakub,

“Ben size, Allah katından sizin bilmediğinizi biliyorum dememiş

miydim?” dedi.) [Nur-ül-İslam s.122-125]

Nur-ül-İslam’dan aldığımız bu yazıdan da anlaşılacağı gibi,

mübarek eşyalarla bereketlenmek çok güzel bir iştir, putçulukla

hiçbir ilgisi yoktur. Bir misal daha verelim: Resul aleyhisselam

çarşıya çıkıp, bir entari satın aldı. Giderken gördü ki, bir a’ma

oturmuş, (Allah rızası için ve Cennet elbiselerine kavuşmak için,

bana kim bir gömlek verir) diyordu. Almış olduğu entariyi buna verdi.

A’ma, entariyi eline alınca, misk gibi güzel koku duydu. Bunun,

Resul aleyhisselamın mübarek elinden geldiğini anladı. Çünkü,

Resul aleyhisselamın bir kere giydiği her şey, eskiyip dağılsa bile,

parçaları da misk gibi güzel kokardı. A’ma dua ederek, (Ya Rabbi!

Bu gömlek hürmetine, benim gözlerimi aç) dedi. İki gözü hemen

açıldı. (Zad-ül Mukvin)

Mübarek eşya ile bereketlenmek

Farisi Üsul-ül-erbeada diyor ki:

İbni Ömer, hac için Medine’den Mekke’ye giderken,

Resulullahın oturduğu yerlerde durur, namaz kılar, dua ederdi. Bu

mübarek yerlerle bereketlenirdi. Resulullahın minberine ellerini

koyar, sonra yüzüne sürerdi. İmam-ı Ahmed, Hücre-i saadeti ve

minberini öperek bereketlenirdi. İmam-ı Ahmed, İmam-ı Şafii’nin

gömleğini ıslatıp, bu suyu içerek bereketlendi. Ebu Eyyub-el-Ensari,

Resulullahın mübarek kabrine yüzünü sürerken, mani olmak isteyen

birine, (Beni bırak, taşa, toprağa değil, Resulullahın huzuruna

geldim) buyurdu. Eshab-ı kiram, Resulullahın eserleri ile teberrük

ederdi. Abdest alırken kullandığı su ile, mübarek teri ile

bereketlenirlerdi. Gömleği, asası, kılıcı, yüzüğü ile ve kullanmış

olduğu her şeyle bereketlenirlerdi. Hazret-i Ümm-i Seleme’nin

yanında mübarek sakalından bir kıl vardı. Hasta gelince, kılı suda

bırakır, sonra çıkarıp bu suyu ona içirirdi. İmam-ı Buhari’nin

kabrinden misk kokusu duyulurdu. Bereket için toprağından alıp

götürürlerdi. Hiçbir âlim buna mani olmazdı. (Üsul-ül-erbea)

Cennetin eşiğini öpmeye yemin eden kişiye, Peygamber

efendimiz, (Ana-babanın kabirlerini öp, yeminin yerine gelir)

buyurdu. (Kifaye)

Allahü teâlâdan başkasını tazim etmenin caiz olduğu, âyet ve

hadis ile, selef-i salihinin sözleri ve işleri ile sabittir. Hac suresinin

  1. âyetinde, (Kim Allahü teâlânın şeairini tazim ederse, bu,

kalblerin takvasındandır) buyuruldu. Bunun için, Allahü teâlânın

şeairini tazim etmek vacip oldu. Şeair, nişanlar, alametler demektir.

Bekara suresinin, (Safa ve Merve, Allahü teâlânın şeairindendir)

mealindeki 158. âyeti gösteriyor ki, Safa ve Merve’den başka da

şeair vardır. Şah Veliyullah-ı Dehlevi diyor ki:

(Allah’ın şeairinin en büyükleri, Kur’an-ı kerim, Kâbe-i

muazzama, Peygamber ve namazdır.)

Şeairi sevmek ne demektir?

Eltaf-ül-kuds kitabında ise diyor ki:

(Allahü teâlânın şeairini sevmek demek, Kur’an-ı kerimi ve

Peygamberi ve Kâbe’yi ve Allahü teâlâyı hatırlatan her şeyi, evliyayı

sevmektir.) Mekke-i mükerreme’deki Safa ve Merve arasında,

Hazret-i İsmailin annesi Hazret-i Hacer, gidip geldiği için, bu iki tepe,

Allah’ın şeairi olup, o mübarek anneyi hatırlamaya sebep olduğu

gibi, bütün mahlûkların en üstünü olan Muhammed aleyhisselamın

doğup büyüdüğü, ibadet ettiği, vefat ettiği, mübarek türbesi ve

eshabının yerleri de şeairdendir. (F.Bilgiler)

Peygamber efendimiz, (Ya Ali, eğer halk, İsa’ya dediklerini

demeyecek olsaydı, seni çok överdim. O zaman herkes,

bereketlenmek için, ayağının tozunu alır, abdest suyunu şifa

için hastalarına verirdi) buyurunca, Hazret-i Ali şükür secdesi

yaptı. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Oğlum M. Masumun doğduğu yıl,

hocamın kapısının eşiğini öpmek şerefine nail oldum, marifetlere

kavuştum) buyurdu.

Bekara suresinin, (Meleklere, “Âdem’e karşı secde edin”

dediğimiz zaman, secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi)

mealindeki 34. âyet-i kerimesi, Hazret-i Âdem’e tazim olunmasını

emrediyor. Şeytan, (Allah’tan başkasına tazim edilmez) diyerek, bu

emri dinlemedi. Hazret-i Yusuf’un ana-babası ve kardeşleri de

kendisine secde ederek saygı gösterdiler. Allah’tan başkasına

saygı, tazim putçuluk olsaydı, Allahü teâlâ, sevdiği kullarını

anlatırken bununla övmezdi. Eshab-ı kiramdan hicri bin yılına kadar,

Evliya çoktu. Herkes bunları ziyaret ederek bereketlenir, dualarını

alırdı. Cansız eşya ile bereketlenmeye lüzum kalmazdı. Hiçbir âlim

buna mani olmadı. (Ed-dürer-üs-seniyye)


    Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


    HIZLI YORUM YAP

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.