Tozkoparan

Tozkoparan

Thorvald Steen

Yazarı: Thorvald Steen
Çeviren: Deniz Canefe
Yayınevi: İthaki Yayınları
Basım Tarihi: 2005
Sayfa Sayısı: 190

KİTAP HAKKINDA
Ünlü Norveçli yazar Thorvald Steen, Tozkoparan’da, hem kendi yazgısını her de yaşadığı iklimlerin yazgısını reddeden, barışçı ve bağışlayıcı Selahattin Eyyübi’nin destansı yaşamını, oryantalist kişilere saplanmadan, tüm gerçekçiliğiyle ve ustalığıyla betimlemektedir. ABD’ nin Irak işgalinin ertesinde yolu Şam’a düşen Norveçli bir yazarın öyküsüyle başlayan ve tarihin derinliklerine uzanan Tozkoparan, gerilim ve karşılaştıkları kullanarak Norveçli yazarın öyküsüyle Müslüman kumandanın yaşamını içi içe girmekte, geçmişin bugüne egemen olduğu tarihsel bir kesiti modern bir öyküyle harmanlamaktadır.

ELEŞTİRİ(A. ÖMER TÜRKEŞ)

Bir Selahaddin Eyyubi Romanı
Thorvald Steen’in kapağında ‘Bir Selahaddin Eyyubi Romanı’ alt başlığıyla yayımlanan Tozkoporan’ını gördüğümde, yine bir ünlü tarihi şahsiyet biyografisi okuyacağımızı düşünmüştüm. Bu bir önyargıydı kuşkusuz, ama son yirmi yıldır bu yargıyı besleyecek yeterince roman okumamış mıydık? Üstelik kitabın önsözünde Mehmet Uzun’un da vurguladığı gibi “karanlık dini faşizmin Doğuyu kasıp kavurduğu, kurnaz, bencil ve kibirli ‘Batı medeniyeti savunucularının’ Batıyı korunması gereken bir Hıristiyan Kulübü hâline getirmeye çalıştığı bu çok kanlı dönemde Selahaddin, tahammülün, birlikte yaşayabilmenin ve nihayetinde erdemli bir geleceğin simgesi” olarak Batılı yazarlar için çekici bir kişilikti. Ve Batılı yazarların Doğu tarihinden cımbızladıkları bu türden şahsiyetlere Batının değerlerini giydirmekte, onları Batılılara özgü duygu ve düşüncelerle donatıp günümüz kavramlarıyla konuşturmakta, dahası onların yatak odalarını gözetlemekte ne denli ısrarcı ve fütursuz davrandıklarını da biliyorduk.
Romanın ilk sayfalarını çevirdiğimde önyargılarım bir kez daha alevlendi; hikâye günümüzde, Norveç’te, Erik Lindholm adlı bir şairin evinde başlarken, Türk romanına 2005’lerde sirayet eden ‘kırılgan entelektüel erkek’ temasını hatırlatıyordu. Sözü uzatmayalım, sayfalar ilerledikçe romanla ilgili ilk izlenimlerim siliniverdi; Thorvald Steen, ne Selahaddin’i oryantalizmin merceğinden tahayyül etmiş, ne onun özel hayatıyla ilgilenmiş, ne de entelektüel erkek güzellemesine düşmüştü. Tersine, Batının yerleşik Doğu imgesine de, gözünü dünyaya kapatmış bencil entelektüel tipine de keskin bir eleştirisi vardı Steen’in.

Norveç edebiyatı ve Thorvald Steen
Roman üzerinde tartışmaya geçmeden önce birkaç isim dışında tanışıklığımız olmayan Norveç edebiyatı ve Thorvald Steen üzerinde durmak istiyorum. Sanıyorum sözü bu edebiyatı yakından tanıyan Mehmet Uzun’a bırakmak daha doğru olacak: “Kuzeyin küçük ulusu Norveçliler, şaşırtıcı oranda büyük bir edebiyata sahiptir. İbsen, Bjornson ve Hamsun’dan günümüze uzanan görkemli, özgün ve zengin bir edebi gelenek, bu küçük ulusun neredeyse kimliği gibi. Güçlü bir edebi ses, renklilik, özgün ve farklı olma çabası, doğası ve kültür mirasıyla kendini kanıtlama arzusu, bu geleneğin önemli özelliklerinden. Tıpkı İrlanda ve Polonya gibi baskı ve tehdit altında yaşamanın getirmiş olduğu bir durum bu, sanırım.
1900’lerin başında Björnson’un başını çektiği bağımsızlıkçı aydın-yazar hareketi, geleceğe ilişkin de derin bir etki yarattı; özgür ve özgün olmak aydınların ve edebi geleneğin atar damarı oldu. Dil, edebiyat, şiir, anlatı ise özgürlüğün ve özgünlüğün ifade biçimi hâline geldi. Küçük nüfusuna rağmen, günümüzde şair ve yazarların (ama gerçek anlamda şair ve yazar) sayısı binlerce. Ve bunların yüzlercesi, kitapları dünyada yayımlanan uluslararası saygınlıkta yazarlar. Zengin Norveç devletinin uygar teşviki ve cömert desteğiyle de Norveç edebiyatı bugün dünyada en çok yayınlanan edebiyatlardan biri.”
1954 yılında doğan Thorvald Steen, 1983 yılında başlamış yazmaya; roman, şiir, tiyatro oyunu ve deneme türlerinde ürünler vermiş. Pek çok dile çevrilen romanları arasında Don Carlos (1993), Giovanni (1995), Konstantinopolis (1999) ve Küçük At ( 2002) en tanınanları olarak gösteriliyor. Daha önce iki romanı Türkçeleştirilen Steen, Tozkoparan’ı 2004 yılında tamamlamış. Mehmet Uzun’a göre Steen, devraldığı edebi miras gibi, özgürlüğü ve özgünlüğü konusunda hassas ve dikkatli bir yazar; “ama bu özelliklerinin yanı sıra bir başka yanı da var; evrensel olmak. Küçük Norveç ulusu evrensel olma konusunda da şaşırtıcı bir arzu ve dinamizme sahip. Belki de Nobel Barış Ödülü’nü vermesi nedeniyle alabildiğine büyük evrensel sorunların içinde ve bunların barışçı, demokratik biçimde çözülmesi için çaba sarf etmekte. Bu durum, doğrudan edebiyata da yansımakta ve yaratılan edebi eserlerin önemli bir bölümü, sadece konsept olarak değil, tema olarak da evrensel olmakta. Steen, bu edebi geleneğin günümüzdeki önemli temsilcilerinden biri.”

Yusuf ve Erik
Şimdi yeniden romana dönebiliriz: farklı zaman ve mekânlarda başlayan iki paralele hikâyenin sonda aynı mekânda ve fikriyatta kesiştiği bir hikâye bu. Aslında Selahaddin’den çok Erik’in hikâyesi… Karısı ve çok sevdiği minik kızıyla mutlu gibi görünen Erik, başarılı ama son zamanlarda üretme sıkıntısı çeken bir şair. Norveç yazarlar birliğinin verdiği seyahat ödülü, bir süredir tuhaf davranan karısının da ısrarıyla, ilk bakışta yazma sıkıntılarını giderecek gibi gelir Erik’e. Gerçekten de bu seyahat hayatında çok şeyi değiştirecek, esin perisi harekete geçmese de tanıştığı güzel İngiliz gazeteci Cecilia duygularını altüst edecektir. Bir haber kovalayan Cecilia’nın peşinden Şam’a geldiğinde ise artık bir yol ayrımındadır Erik.
Diğer hikâyede ise bir vali oğlu olarak dünyaya gelen ve tarihe Sultan Selahaddin Eyyubi adıyla geçen Yusuf’un Haçlılarla yaptığı savaşlar anlatılıyor. Aslında savaşlar demek doğru olmaz; anlatılan Eyyubi’nin savaş karşısında duyduğu dehşettir. Bu, insan gibi insanın duyacağı, hepimizin duyması gereken bir dehşettir. Bir insan var karşımızda. Haçlı seferlerini püskürtmesiyle ünlenen Selahaddin Eyyubi, Batılıların karanlığa ittikleri Antik Yunan felsefesine, tarih ve edebiyata aşina birisi. Ne Haçlılar gibi yağmacı, ne kendi komutanları gibi intikamcı. Tozkoparan, savaş ve intikamdan başka bir şeyin düşünülmediği bir zamanda, sanat ve düşünce yeteneğinin ya da güzel sesler ve melodiler dinlemenin anlamının kalmadığı bir dünyaya ‘sevgi büyüktür, bağışlamak daha büyüktür’ şiarıyla direnen bir insan-sultanın hikâyesi…

Metafor olarak tarih
Roman ve tarih arasındaki ilişkinin temelinde her iki entelektüel etkinliğin de aynı anlatım araçları -dil ve yazı- aracılığıyla ‘zaman’ ve ‘mekân’ üzerine inşa edilmişliği, o zamanı bir bilgi, inanç ve değerler sistemine göre yeniden kurgulama girişimi, tarihin bir ‘an’ını anlamlandırma isteği var. Hele ki bir tarihi romanda bu anlamlandırma isteği daha da baskın. İşte Steen’in Selahaddin kişiliği üzerinden yaptığı tam da böylesi bir anlamlandırma. O, bugünün ve belki de tüm zamanların en adi ve haksız savaşını Haçlı seferlerinde Batılıların sergilediği zulüm tablosuyla birleştirirken medeniyetler çatışmasının karşısına da ortak bir dünya kültürünü koymuş.
Roman, Erik’in hayatından birkaç haftayı kesintisiz bir süreç olarak verirken Selahaddin’in hayatından, bugünle çağrışımlar yaptıracak seçilmiş bölümler izliyoruz. Benjamin sözleriyle “geçmişin uçucu gerçek imgesini” ya da Lucas’ın sözleriyle “bugünün somut tarih öncesini” göstermek, tarih bilincini derinleştirilmek için hem geçmişi seçilmiş parçalarla aktarıyor Steen, hem de zamanı ikili kullanıyor. Çünkü tarih bilincini yaratan tarihte geçmişin öylece var olması değildir. Tarih bilincinin tam olarak oluşması için, bugün ve geçmiş arasında bilinçli bir bağlantı kurulması, yani tarihsel anlatı olarak tespit edebildiğimiz bir zihinsel faaliyet gerekir. Tozkoparan, Haçlı seferleri ve Irak savaşı üzerinden iyilik ve kötülüğün, zalimlik ve mazlumluğun, ötekine duyulan düşmanlığın tarihsel kökenlerini, siyasi ve toplumsal nedenlerini yitirilen yüzbinlerce hayatla birlikte sorgularken, savaşın aynı zamanda bir doğa, tarih ve kültür katliamı olduğunu da hatırlatıyor.
Steen, bütün bu çılgınlığın ortasında insandan umudunu yine de kesmemiş. Bırakın savaşın, savaşa katılan Norveç’lilerin ya da Irak halkının dramını, çok sevdiği karısının neler yaşadığından bile habersiz, kendi artistik yaratımına kapanmış bir adam olan Erik, Cecilia ile geçirdiği birkaç haftanın sonunda kendisiyle yüzleşmiş, Selahaddin’in “sevgi büyüktür, bağışlamak daha büyüktür” anlayışını benimsemiş, hatalarından utanmış bir biçimde dönecektir evine.
İlham perisinin kapıyı çalmasını beklemez; yazdığı Selahaddin Eyyubi’ye dair bir romandır artık…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın