Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri 

Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri 

Türkiye - Avrupa Birliği İlişkileri 

Hazırlayan : Avukat Gizem Arslan

İstanbul, 2005

İÇİNDEKİLER

I. GİRİŞ

II. AVRUPA BİRLİĞİ’NİN KISA TARİHÇESİ

III. TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ

A) TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

B) TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNİN DÖNÜM NOKTALARI

1) Ankara Anlaşması

2) Katma Protokol

3) 1976 Erteleme 1978 Dondurma Kararları

4) 12 Eylül Askeri Darbesi ve Sonrası

5) Gümrük Birliği

6) 17 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi

7) 3 Ekim 2005 Müzakerelerin Başlaması

III. KAYNAKÇA

 

 

 

I. GİRİŞ

Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte Türkiye yüzünü Batı’ya çevirmiş ve bu nedenle Avrupa entegrasyonu fikrine olan ilgisini en baştan, yani Roma Antlaşması’nın imzalandığı günden itibaren belli etmiştir. 1959 yılında tam üyeliğe başvuran Türkiye, 1963 yılında da tam üyeliğe açılan yolun ilk adımı olan Roma Antlaşması’na imza atmıştır. 1970’li yılların ilk yarısından 1980’li yılların ikinci yarısına kadar siyasi ve ekonomik açıdan istikrarsız bir süreç yaşayan ve bu dönemde AB ile olan ilişkilerini askıya alan Türkiye, ilişkilerini ancak 1987 yılında yaptığı tam üyelik başvurusundan itibaren canlandırabilmiştir. 1996 yılında Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği’nin tamamlanması ve 1999 yılında yapılan Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylık statüsünün teyit edilmesiyle ilişkiler yeni bir boyut kazanmıştır. 2002 yılındaki Kopenhag Zirvesi’nde, Türkiye’nin, bu Zirve’de kabul edilen kriterleri yerine getirmesi durumunda katılım müzakerelerinin gecikmeksizin başlayacağı bildirilmiştir. 2004 yılında Brüksel’de yapılan Zirvesi’nde, Türkiye’nin söz konusu kriterleri yeterli ölçüde karşıladığı için 3 Ekim 2005 tarihinde müzakerelerin açılması önerilmiş ve bu tarih itibariyle Türkiye ile AB arasındaki katılım müzakereleri başlamıştır.

Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler, çeşitli güçlerin ve olayların zaman içinde şekillenmeleri ve birbirlerini etkilemeleri nedeniyle uzun bir süreç içerisinde inişli çıkışlı bir grafik izlemiştir. Bu nedenle bu çalışmada; geçmişi, bugünü ve geleceği daha iyi anlayabilmek için ilişkilere yön veren tarihsel ve güncel olaylara ışık tutulmaya çalışılacaktır.

II. AVRUPA BİRLİĞİ’NİN KISA TARİHÇESİ

Avrupa kıtasında bir “birlik” oluşturma fikri çok eskilere dayanmaktadır. Ancak bu fikrin olgunlaşıp benimsenmesi ancak 2.Dünya Savaşı sonrasında mümkün olmuştur. Bu sürecin ilk sonucu, siyasi temelli ve insan haklarını koruma, çoğulcu demokrasiyi sağlama amaçlarını üzerine kurulmuş bir uluslararası örgüt olan Avrupa Konseyi’nin 1949 yılında Strazburg’ta kurulması olmuştur.
2.Dünya Savaşı sonrasında ekonomik ve siyasi açıdan büyük bir yıkım yaşayan Avrupa’da Federal Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg, 1951 yılında Paris’te imzaladıkları bir Antlaşma ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu (AKÇT) kurmuşlar ve bu altı ülke, ekonomik açıdan bütünleşmeyi sağlamak için 25 Mart 1957 tarihinde de Roma’da Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran (AET) Antlaşma’yı imzalamışlardır. 1968 yılında Gümrük Birliği’nin tamamlanmasıyla üye ülkelerin gümrük alanları tek bir gümrük alanı haline gelmiştir.
Birlik, 1972’de İngiltere, Danimarka ve İrlanda; 1981 yılında Yunanistan ve 1986 yılında İspanya ve Portekiz’in katılımıyla genişlemiş üye sayısı 12’ye yükselmiştir.
1 Temmuz 1987 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi ile Roma Antlaşması’na sosyal politika, ekonomik sosyal uyum, çevre gibi konularda yeni maddeler eklenmiştir. Avrupa Topluluğu’nda tek para birimi ve ortak bir merkez bankası sistemine yönelik bir “ekonomik ve parasal birlik” ile ortak dış politika ve savunma politikası perspektiflerine dayalı “siyasi birlik” kurulmasını öngören ve Avrupa Birliği’ni kuran Maastricht Antlaşması 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
1 Ocak 1993 tarihinde Tek Pazar’ın oluşmasıyla birlikte 12 üye ülke arasında malların, sermayenin, hizmetlerin ve insanların serbest dolaşımı tam anlamıyla sağlanmıştır. 21-22 Haziran 1993 ise AB Hükümet ve Devlet Başkanları’nın AB’nin, merkez ve Doğu Avrupa ülkelerini de (MDAÜ) kapsayacak şekilde genişlemesi yönünde karar aldıkları Kopenhag Zirvesi’nde, AB’ye üyelik kriterleri belirlenmiştir. Bu kriterler tüm aday ülkeler tarafından yerine getirilmesi gereken asgari koşullardır ve üç grupta toplanmaktadır:
* Siyasi Kriterler: Demokrasinin güvence altına alındığı istikrarlı bir kurumsal yapı,hukukun üstünlüğü,insan haklarına ve azınlık haklarına saygı.
* Ekonomik Kriterler: İyi işleyen bir pazar ekonomisi ve AB içindeki piyasa güçlerine ve rekabet baskısına karşı koyabilme kapasitesi.
* Topluluk Müktesebatının kabulü: AB’nin ekonomik, parasal ve siyasi hedeflerine bağlılık.
Birlik, 1 Ocak 1995’ten itibaren “Avrupa Birliği” olarak anılmaya başlamış, aynı yıl Avusturya, Finlandiya ve İsveç’in katılımıyla 15 üyeli hale gelmiştir.
Tek para birimine geçiş ve genişleme sürecine ilişkin olarak başlatılan Hükümetlerarası Konferans, 16-17 Haziran 1997 tarihinde gerçekleştirilen Amsterdam Zirvesi ile tamamlanmıştır. 1 Ocak 1999 tarihinde tek para birimine geçişin teyit edildiği Zirve sonucunda imzalanan ve Mayıs 1999 tarihinde yürürlüğe giren Amsterdam Antlaşması’nın ana hedefi; dış sınır denetimleri, göç, sığınma ve suçla mücadele ve suçu önlemeye ilişkin uygun tedbirler aracılığıyla kişilerin serbest dolaşımının garanti edildiği bir özgürlük ve adalet alanı yaratarak Birliği korumak ve geliştirmektir.
7-9 Aralık 2000 tarihinde yapılan Nice Zirvesi sonucu imzalanan Nice Antlaşması’nın başlıca amacı ise Birliği, yeni ülkeler alarak genişlemeye hazırlamaktır.
1 Mayıs 2004 tarihinde Çek Cumhuriyeti, Estonya, GKRY, Letonya, Litvanya, Macaristan, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya’nın katılımıyla Birlik, en büyük genişlemesini gerçekleştirmiştir.
28 Şubat 2002 tarihinde AB Anayasası taslağı oluşturmak üzere “Avrupa’nın Geleceği Kurultayı” toplanmıştır. Kurultay, 16 ay sonunda taslak metni hazırlamıştır. Avrupa için bir Anayasa oluşturan Antlaşma Taslağı, 17-18 Haziran 2004 tarihinde Brüksel’de gerçekleştirilen Zirve’de kabul edilmiştir. AB Anayasası, üye ve aday ülke liderleri tarafından Roma’da imzalanmış ve 29 Ekim 2004 tarihinde son şeklini almıştır. AB Anayasası, AB’ye üye ülkelerin, siyasi birlik kurmak yolunda attıkları en önemli adımı teşkil etmektedir. 12 Ocak 2005 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen Anayasa’nın yürürlüğe girebilmesi için tüm üye ülkeler tarafından onaylanması gerekmektedir1.

III. TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ

A)TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

Türkiye, modern Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte yüzünü, Batı’ya yöneltmiştir. Bu nedenle, İkinci Dünya savaşı sonrasında Batı’da görülen uluslararası örgütlenme çabaları içinde yer almış 1949 yılında Avrupa Konseyi’ne, 1952 yılında da Kuzey Atlantik İttifakı Örgütü’ne (NATO) katılmıştır.
Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) 1958 yılında kurulmasından sonra 31 Temmuz 1959 tarihinde AET’ye ortaklık başvurusunda bulunmuş AET Bakanlar Konseyi de Türkiye’nin yapmış olduğu bu başvuruyu kabul ederek üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalamayı önermiştir. Bu doğrultuda, AET ile Türkiye arasında 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan ve 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması ile Türkiye ve AB ortaklık ilişkileri başlamıştır.
Türkiye’nin üyelik hedefine yönelik olarak imzalanan Ankara Anlaşması, “hazırlık dönemi”, “geçiş dönemi” ve “son dönem” olmak üzere üç devreden oluşan bir entegrasyon modeli öngörmüştür.
Türkiye-AB ilişkileri, 1970’li yılların başından 1980’li yılların ikinci yarısına kadar siyasi ve ekonomik açıdan istikrarsız bir şekilde devam etmiş 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra da resmen askıya alınmıştır. Bu dönemden sonra Ortaklık Konseyi ilk defa 1986 yılında toplanmış Türkiye de bu noktada, henüz Ankara Anlaşması’ndaki dönemlerin tamamlanmasını beklemeden 14 Nisan 1987 tarihinde Topluluğa üyelik başvurusunda bulunmuştur. Topluluk, konuya ilişkin görüşünü 18 Aralık 1989 tarihinde açıklamış; Türkiye’nin Topluluğa katılmaya ehil olmasıyla birlikte ekonomik, sosyal ve siyasal alanda gelişmesi gerektiğini ve Topluluğun kendi iç bütünleşmesini sağlamadan yeni bir üye daha kabul edemeyeceğini bildirmiştir.
Bunun üzerine Türkiye, üyelik süreci açısından önemli bir adım olarak gördüğü Gümrük Birliği’ni tamamlamaya yönelmiş ve bu konuya ilişkin çalışmalara hız vermiştir. Bu çerçevede 6 Mart 1995 tarih ve 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi kararı ile 1 Ocak 1996 tarihinde Gümrük Birliği tamamlanmış ve ilişkiler ayrı bir boyut kazanmıştır.
Bu dönemde AB Komisyonu tarafından hazırlanan ve 16 Temmuz 1997 tarihinde açıklanan, AB’nin genişleme sürecini değerlendiren “Gündem 2000” Raporunda Türkiye’nin, siyasi ve ekonomik sorunları nedeniyle genişleme sürecine dahil edilmeyeceği ifade edilmiştir. Bunu takiben, 12-13 Aralık 1997 tarihinde Lüksemburg’ta gerçekleştirilen Zirve’de, Türkiye’nin adaylığı teyit edilmemiş ancak bir strateji önerilmiştir. Türkiye de bunun üzerine adaylığını geri çekmeyeceğini, Gümrük Birliği’ni devam ettireceğini ancak AB ile siyasi diyaloğunu askıya alacağını bildirmiştir2.
Türkiye-AB ilişkilerinin dönüm noktası, 1999 yılında yapılan Helsinki Zirvesi’nde, Türkiye’nin AB’ye adaylık statüsünün teyit edilmesi ve AB’nin Genişleme Politikası çerçevesinde oluşturulan sisteme diğer aday ülkelerle eşit statüde katılacağına ilişkin olarak alınan karar olmuştur.
Helsinki Zirvesi’ni takiben başlayan adaylık sürecinde, diğer aday ülkeler için olduğu gibi Türkiye için de İlerleme Raporları hazırlanmış ve 1999 yılında hazırlanan İlerleme Raporu, İlk Katılım Ortaklığı Belgesi’nin de temelini oluşturmuştur. AB Komisyonu’nun genişleme politikası çerçevesinde oluşturduğu sistemin en önemli aracı olan Katılım Ortaklığı Belgesi, Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerine uyumu ve Topluluk Mevzuatını üstlenmesi için gerekli çalışmaların tamamlanmasına yönelik kısa ve orta vadeli hedefleri ortaya koyacak biçimde hazırlanmıştır. AB’nin Türkiye için hazırladığı ilk Katılım Ortaklığı Belgesi, 8 Mart 2001 tarihli karar ile kabul edilmiştir. Katılım Ortaklığı Belgeleri, kural olarak aday ülkelerin üyeliğine kadar geçerliliğini korumaktadır. Ancak adayların gelişme göstermesi durumunda Komisyon tarafından yenilenebilmektedir. Bu kapsamda, Türkiye’nin gösterdiği gelişmeler ışığında revize edilen Katılım Ortaklığı Belgesi, 19 Mayıs 2003 tarihinde kabul edilmiştir.
Türkiye tarafından hazırlanan ve ilk Katılım Ortaklığı Belgesi’nde yer alan önceliklerin hangi somut önlemlerle ve hangi takvim çerçevesinde gerçekleştirileceğini gösteren ilk Ulusal Program 24 Mart 2001, revize edilmiş Ulusal Program ise 24 Temmuz 2003 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
AB’nin genişleme sürecinde diğer bir önemli dönüm noktası 12-13 Aralık 2002 tarihlerinde gerçekleşen Kopenhag Zirvesi’dir. Zirve’de on aday ülkeyle Katılım Antlaşması imzalanmış ve Türkiye ile ilgili olarak 2004 yılı İlerleme Raporu ve tavsiyesi doğrultusunda, Kopenhag siyasi kriterlerinin yeterli ölçüde karşılandığının belirlenmesi halinde gecikmeksizin katılım müzakerelerine başlanacağı ifade edilmiştir. Türkiye, Helsinki Zirvesi’ni takip eden süreçte yoğun bir reform sürecine girerek AB siyasi kriterlerine uyum amacıyla çok sayıda yasa ve mevzuat düzenlemesini içeren 8 uyum ve 2 Anayasa Değişikliği Paketi’ni kabul etmiştir.
Reform sürecinde kaydedilen ilerlemenin ardından AB Komisyonu, 6 Ekim 2004 tarihinde, Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerine olan uyumunu, gösterdiği gelişimi ve halen varolan eksiklikleri tespit ettiği bir İlerleme Raporu açıklamıştır. Komisyon bu raporda Türkiye’nin siyasi kriterleri, önceden belirlenen düzenlemelerin yürürlüğe girmesi koşuluyla yeterli düzeyde karşıladığını belirtmiş ve Katılım Müzakerelerinin açılması yönünde öneride bulunmuştur. Bu öneri doğrultusunda, 16-17 Aralık 2004 tarihinde gerçekleştirilen Zirve’de, Türkiye-AB ilişkileri açısından son derece önemli bir noktaya ulaşılmıştır. AB liderleri, Türkiye’nin siyasi kriterleri yeterli ölçüde yerine getirdiğini belirterek müzakerelerin, 3 Ekim 2005 tarihinde başlaması konusunda anlaşmaya varmışlardır.

B) TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNİN DÖNÜM NOKTALARI

1) ANKARA ANLAŞMASI

Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun 1958 yılında kurulmasından sonra Türkiye, 31 Temmuz 1959 tarihinde AET’ye ortaklık başvurusunda bulunmuştur. AET Bakanlar Konseyi de Türkiye’nin bu başvurusunu kabul ederek üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalamayı önermiştir. Bu doğrultuda, Türkiye’yi AET’ye “ortak üye” yapan, taraflar arasında bir gümrük birliğine dayanan, ileride Türkiye’nin tam üyeliğini öngören ve Türkiye ile AB arasında “ortaklık yaratan

bir anlaşma” olan Ankara Anlaşması, 25 Haziran 1963 tarihinde Brüksel’de kabul edilmiş, 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara’da imzalanmış ve 1 Aralık 1964 tarihinde de yürürlüğe girmiştir.
Ankara Anlaşması, Türkiye’nin üyeliği hedefine yönelik olarak “hazırlık dönemi”, “geçiş dönemi” ve “son dönem” olmak üzere üç devreden oluşan bir entegrasyon modeli öngörmüştür3. İlk dönem olan “hazırlık dönemi”, anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte başlamış Türkiye bu dönemde her hangi bir yükümlülük üstlenmemiştir. Buna karşılık Topluluk, 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol çerçevesinde 1971 yılından itibaren, tek taraflı olarak, bazı petrol ve tekstil ürünleri dışında Türkiye’den ithal ettiği tüm sanayi mallarına uyguladığı gümrük vergileri ve miktar kısıtlamalarını tek taraflı olarak sıfırlamıştır.
Katma Protokol’ün yürürlüğe girmesiyle hazırlık dönemi sona ermiş ve “geçiş dönem”ine ilişkin koşullar belirlenmiştir. Bu dönemde taraflar arasında sanayi ürünleri, tarım ürünleri ve kişilerin serbest dolaşımının sağlanması ve Gümrük Birliği’nin tamamlanması öngörülmüştür. Türkiye, “geçiş dönemi”nde, AB’den ithal ettiği sanayi ürünlerine uyguladığı gümrüklerini 12-22 yıllık listeler dahilinde kademeli olarak azaltarak sıfırlamayı ve Topluluğun Ortak Gümrük Tarifesi’ne (OGT) uyum sağlamayı üstlenmiştir.
Türkiye, 14 Nisan 1987 tarihinde, söz konusu anlaşmadaki dönemlerin tamamlanmasını beklemeden bulunduğu üyelik başvurusuna Komisyon’un olumsuz cevap vermesi üzerine Gümrük Birliği’nin tamamlanmasına yönelik çalışmalara hız vermiş bu çerçevede 1 Ocak 1996 tarihinde Gümrük Birliği tamamlanmış ve Türkiye-AB ortaklık ilişkisinin “son dönem”ine geçilmiştir.
Ankara Anlaşması, 28.maddesi4 gereğince nihai aşamada Türkiye’nin AET’ye üye olabileceği bir ortaklık içermektedir5. Bu anlaşma, Türkiye ile Topluluk ülkeleri arasında ekonomik bir birleşmeyi, iş gücünün serbest dolaşımını ve taraflar arasındaki sosyal bağların güçlendirilmesini öngörmekte Türkiye’nin ileride tam üyeliğini amaçlamakta ekonomik ve siyasi bir nitelik taşımaktadır6. Bu noktadan hareketle Ankara Anlaşması, Türkiye-Topluluk ortaklığının temel ilkelerinin belirlendiği bir “çerçeve anlaşma” olup ayrıntılar daha sonra Katma Protokol ile belirlenmiştir.

2) KATMA PROTOKOL

Ankara Anlaşması’nı oluşturan esas belgelerden biri olan Geçici Protokol’ün 1’nci maddesi, Ankara Anlaşmasının yürürlüğe girmesinden 4 yıl sonra Ortaklık Konseyi’nin, Türkiye’nin ekonomik durumunu göz önünde bulundurarak geçiş döneminin gerçekleşme şartları, usulleri, sıra ve süreleri ile ilgili hükümlerini bir Katma Protokol ile belirleyeceğini öngörmüştür.
Bu hüküm çerçevesinde Türk Hükümeti, daha hazırlık döneminin bitmesine 2 yıl varken 16 Mayıs 1967 tarihli Ortaklık Konseyi toplantısında Topluluk tarafına niyetini açıklamıştır. Topluluk da bu amaçla, Türkiye’nin yeterli ekonomik yapıda olup olmadığının tespiti için bir rapor hazırlatmış ancak 29 Nisan 1968 tarihinde yayınlanan bu raporda, Türkiye’nin ikinci döneme geçiş için yeterli yapıda olmadığı vurgulanmıştır.
Ancak yapılan girişimler sonucunda 9 Aralık 1968 tarihli Ortaklık Konseyi toplantısında, ikinci döneme geçiş için görüşmelerin başlatılması kabul edilmiş 6 Şubat 1969 tarihinde başlayan görüşmeler, 22 Temmuz 1970 tarihine kadar devam etmiştir. Geçiş dönemini düzenleyen ve 64 maddeden oluşan Katma Protokol metni, 23 Kasım 1970 tarihinde Brüksel’de imzalanmıştır.Ancak Katma Protokol’ün taraflarca onay işlemlerinin gecikeceği anlaşıldığından Katma Protokol’ün sadece ticari hükümlerini yürürlüğe koyan Geçici Anlaşma, 21 Temmuz 1971 tarihinde imzalanmış ve 1 Eylül 1971 tarihinde de yürürlüğe girmiş böylece geçiş dönemi fiilen başlamıştır.
Katma Protokol’ün ticari hükümlerini yürürlüğe koyan Geçici Anlaşma’nın 31 Aralık 1972 tarihinde uygulamadan kalkması ile Katma Protokol, 1 Ocak 1973 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. Bu döneme girişle taraflar, karşılıklı ödünler vererek bir “gümrük birliği” gerçekleştirmeyi amaçlamış kurulacak gümrük birliğinin sanayi ürünlerini kapsaması öngörülmüş, tarımsal ürünler için ortak bir tarım politikası izlenmesi kabul edilmiştir.
Topluluk, Türkiye çıkışlı sanayi mallarına uyguladığı bütün gümrük vergilerini, Protokol’ün ticari hükümlerinin yürürlüğe girdiği 1 Eylül 1971 tarihinde, bazı petrol ürünleri, perakende satışa arz edilmeyen pamuk ipliği, diğer işlenmiş pamuklu dokumalar ve yün veya ince hayvan kılından yapılan makine dokuma halılar dışında sıfırlamıştır.
Türkiye de ilke olarak, Topluluk çıkışlı sanayi ürünleri ithalatına uyguladığı gümrük vergileri ile eş etkili vergi ve resimleri, 12 yılda sıfırla¤¤¤¤¤ makine mühendisliği malları, tarım ve elektrik makineleri, taşıt araçları gibi maddelerin gümrük vergilerini 22 yılda kaldıracağını bildirmiştir.
Tüm bunlar ışığında, Katma Protokol’ün temel ilkeleri açısından; akit taraflar arasındaki karşılıklı ve dengeli yükümlülükler ilişkilerde esas alınacak, taraflar arasında git gide bir gümrük birliği yerleştirilecek, ortaklığın iyi işlemesi açısından ekonomik politikalar yakınlaştırılacak ve ortak faaliyetler geliştirilecektir.
Türkiye’nin kalkındırılmasını hızlandırmak amacıyla, Katma Protokol ile birlikte İkinci Mali Protokol imzalanmış ve Türkiye’ye kredi açılması sağlanmıştır. Bununla birlikte Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun (AKÇT) yetki alanına giren Türkiye-AET ticaretine konu bir kısım ürünlere uygulanmak üzere yine Katma Protokol ile birlikte AKÇT ile ilgili bir çerçeve anlaşma imzalanmıştır7. Katma Protokol, Mali Protokol ve Anlaşma’nın hususları, Son Senet ile tespit edilmiştir. İngiltere, Danimarka ve İrlanda’nın, AET’ye tam üyeliğinden sonra Türkiye’nin bu üç yeni ülkeye de yaygınlaştırılması için 30 Haziran 1973 tarihinde uyum protokolleri imzalanmıştır8.
Ankara Anlaşması’na göre; Katma Protokol ve belirtilen diğer belgeler Ankara Anlaşması’nın “ayrılmaz parçaları”dır ve aynı hukuki değere sahiptirler.
Katma Protokol, Ankara Anlaşması’nın 4’ncü, Geçici Anlaşma’nın 1’nci maddesine dayanılarak hazırlanmış bir “Ön katılma” anlaşması olup aynı zamanda Ankara Anlaşması’nda yer alan hükümlerin, Türkiye’nin ekonomik durumuna uygun bir biçimde yürürlüğe konulmasını sağlayacak bir “Uygulama Anlaşması”dır9.

3) 1976 ERTELEME VE 1978 DONDURMA KARARLARI

Türkiye, 1970’li yılların ikinci yarından itibaren önemli dış ekonomik güçlüklerle karşılaşmış ve bu güçlükler, Türkiye-Topluluk ilişkilerine de yansımıştır. Türkiye, 1970’li yıllarda içinde bulunduğu ekonomik krizler ve bazı siyasi tercihlerle Katma Protokol’den kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmıştır.O tarihlerde yaygın olan inanç, AET ile ilişkilerin bir çeşit sömürü düzeni yarattığı olduğundan 1970’li yılların tamamı boyunca içe dönük, ithal ikamesine dayalı politikalar uygulanmıştır.
Öte yandan bu dönemde, AET ile ilişkilerin gerilmesine yol açan bir diğer faktör de Kıbrıs sorunu olmuştur. 20 Temmuz 1974 tarihindeki Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında AET üyesi ülkelerin Kıbrıs’ı bir bütün olarak değerlendirmeleri ve Yunanistan’ın tam üyelik başvurusunun kabul edilmesi sonucu Yunanistan’la müzakerelerin başlaması ilişkilere olumsuz biçimde yansımıştır10.
20 Ocak 1976 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında, Türkiye ile Topluluk arasında ortaya çıkan sorunların bazılarına kısmi çözümler bulunmuş, Türk işçilerinin serbest dolaşımı konusunda başlangıç önlemleri alınmıştır. Fakat Topluluk’tan gümrük indirim takvimine ilişkin olarak kabul edilir bir teklif alamayan Türkiye, bahsedilen faktörlerin de etkisiyle 25 Aralık 1976 tarihinde tak taraflı bir karar ile tüm yükümlülüklerini dondurmuştur. Böylece, 1 Ocak 1976 tarihine kadar yerine getirdiği gümrük indirimlerini, 1977 ve 1978 yıllarında yapmayacağını ve ertelediğini açıklamıştır.
AET ile bu olumsuz gelişmeler yaşanırken Türkiye’de siyasi bir istikrar yoktu. Bülent Ecevit’in kurduğu 42’nci Hükümet, 5 Ocak 1978 tarihinden 12 Kasım 1979 tarihine kadar görevde kalmıştır11. Bu dönem içinde, 20 Ocak 1979 tarihinde ithalat izne bağlanmış; nescafe, oyun kağıdı, müzik aletleri ve poster ithalatı yasaklanmıştır.
Bülent Ecevit Hükümeti, 9 Ekim 1978 tarihinde, ilişkileri yeniden düzenlemek amacıyla Topluluk’tan; Türkiye’nin yükümlülüklerinin 5 yıllık bir süre için tek taraflı olarak durdurulmasını, Türkiye’nin sınai ve tarımsal ihraç ürünlerine uygulanan kısıtlamaların kaldırılmasını, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu kredinin yeni bir mali protokol ve özel finans kaynaklarından sağlanmasını istemiş fakat Topluluk verdiği cevapta, sadece 5 yıllık bağışıklık dönemini kabul ettiğini bildirmiştir. Bunu takiben, 21 Eylül 1979 tarihinde varılan bir anlaşma ile taraflar, karşılıklı olarak ilişkilerini 5 yıllık bir süre için dondurmuşlardır.
Yunanistan’da 20 Temmuz 1974 tarihinde Albaylar Cuntası, Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı sonucunda yönetimden düşünce ülkede demokratik rejim süreci başlamış ve bunun sonucunda da bu ülke 12 Haziran 1975 tarihinde AET’ye tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. Yunanistan ile görüşmeler, 27 Temmuz 1976 tarihinde başlamış ve 28 Mayıs 1979 tarihinde Atina’da, Yunanistan’ın Katılım Anlaşması imzalanmıştır. AET’de uzun dönem üst yönetimde görev yapan Konsey Genel Sekreteri Emile Noel, bu konuyu Türkiye açısından şöyle değerlendirmektedir:

“Yunanistan tam üyelik talep ettiğinde, Türkiye aynı Ortaklık Anlaşması için yapmış olduğu gibi tam üyelik talebini masanın üzerine koymalıydı. Bunu, Erbakan ile koalisyon içinde olan Ecevit yapmadı. Erbakan, Türkiye’nin AET’ye katılmasına hep karşı olmuştu. Ecevit’i kendinden başka, bir de Erbakan frenlemiş oldu. İslamcı güçler,70’li yılların sonunda Türkiye’ye Avrupa yolunu böylece tıkamış oldular… Avrupa, Türkiye ve Yunanistan arasında –Yunanistan’ın üyeliğine dek hep yaptığı gibi-gözettiği birebir dengeyi muhafaza etmeye zorlanacaktı. Bu durumda Türkiye şüphesiz şimdikinden daha avantajlı konumda olacaktı. Çünkü artık 1981’den beri Yunanistan, Topluluğun tüm organlarında mevcut. Türkiye ise tamamen bu organların dışında bulunmakta. Türkiye’yi Topluluğa bağlayan tek güç, 20 yıl boyunca felce uğramış Ortaklık Anlaşması’dır. Türkiye, Yunanistan’la birlikte tam üyelik talebinde bulunmuş olsaydı Yunanistan’la yaptığımız tüm müzakerelerde Türkiye faktörünü göz önünde bulunduracaktık. Oysa Türkiye tam aksini yaptı ve o sırada açıkça tam üyelikle ilgilenmediğini belirtti. Dolayısıyla Yunanistan’la yapılan Anlaşma, Türkiye’nin dile getirmediği kaygıları dikkate almadı12”.

Benzer şekilde eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Egon Klepsch, Yunanistan tam üyeliği talep ettiğinde Türkiye’yi de paralel biçimde tam üyeliğe teşvik ettiklerini şu şekilde ifade etmiştir:
“Türklere, Yunanistan tam üyelik isterken, Yunan örneğini izleyip tam üyelik talep etmelerini tavsiye ettik. Hazır değilseniz, uzun bir geçiş dönemi sağlarız önemli değil. Önemli olan işi sağlama bağlamak dedik. Tereddüt eden Türk tarafı oldu”.
O yıllarda Komisyon’un dış ilişkilerinden ve Türkiye’den sorumlu Komiseri, eski Komisyon Başkan Yardımcısı Willi Haferkampf ise Türkiye’nin, bu adımı atmış olması durumunda muhtemelen ne Yunanistan’ın ne de Türkiye’nin olumlu cevap alamayacağını söylüyor fakat bunun Yunan üyeliğini tehlikeye düşüreceğine dikkat çekiyordu. Haferkampf , “Tek geçerli taktik, tam üyelik istemek olacaktı” demiştir.

4) 12 EYLÜL 1980 ASKERİ DARBESİ VE SONRASI

1979 yılı sonunda Türkiye’de Hükümet değişikliği olmuş ve iktidara gelen Adalet Partisi azınlık Hükümeti, AET ile ilişkilerinin dondurulmak yerine canlandırılmasına önem vermiştir. Türkiye’nin 24 Ocak 1980 kararları ile dışa açılma ve uluslararası ekonomiye entegre olma politikası, Topluluk ile birleşmesini güçleştiren engelleri ortadan kaldırmıştır. Ancak devam eden süreçte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koyması (12 Eylül 1980) ve TBMM’yi feshetmesi sonucunda Türkiye-Topluluk ilişkileri yeni bir döneme girmiştir.
Ankara Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden 17 yıl sonra Türkiye’de gerçekleştirilen askeri darbe, Türkiye-Topluluk ilişkilerinin 6 yıl süreyle yeniden dondurulmasına yol açmıştır13.
6 Kasım 1983 tarihinde Türkiye’de yapılan genel seçimler sonucunda Anavatan Partisi, seçimi büyük bir çoğunluk ile kazanmış ve Topluluk ile ilişkilerin canlandırılması yönünde büyük çaba harcamış, ekonomide liberalleşmeye gitmiş, piyasa ekonomisinin yerleşmesi yönünde uğraş vermiştir. Bu gelişmeler olurken Başbakan Turgut Özal, zamanı geldiğinde ve şartlar olgunlaştığında Topluluğa tam üyelik başvurusunda bulunulacağını açıklamıştır.
Bunun üzerine Türkiye, 14 Nisan 1987 tarihinde Ankara Anlaşması’nda öngörülen dönemlerin gerçekleşmesini beklemeden AET’ye tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. Türkiye’nin öngörülen dönemleri tamamlamadan 14 Nisan 1987 tarihinde yaptığı tam üyelik başvurusunun altında yatan bir takım sosyal, siyasal ve ekonomik nedenler bulunmaktadır. Bu nedenler; ilişkilerde kurulan karşılıklı dengenin zaman içinde Türkiye aleyhine sarsılması, yapılan reformlar sonucu Türk ekonomisinin dışa açılması ve rekabet gücünün artması, Topluluğun kuzeye ve güneye doğru genişlemesi, tam üyeliğin sağlayacağı dış kaynaklar, yetersiz kalan mali destek, Türk iş gücünün serbest dolaşımı dahil yerleşme hakkı ve hizmet edimi gibi ortaya çıkan sosyal nitelikli sorunlar, son katılan ülkelerin rekabet korkularına engel olma ve tek taraflı yükümlülüklerden kurtulma isteğidir.
Komisyon, Türkiye’nin başvurusundan tam 2.5 yıl sonra Görüş Raporu’nu açıklamıştır. Rapor’da, Türkiye’nin son yıllarda ekonomik açıdan olumlu gelişmeler kaydettiği ama buna rağmen ortada önemli güçlüklerin bulunduğu bildirilmiş bu güçlüklerin de; Türkiye nüfusunun hızlı artışı, ekonominin tarım ağırlıklı olması, enflasyon ve işsizlik oranın yüksekliği, gelir dağılımının bozuk olması, sanayide yüksek koruma oranları, düşük sosyal koruma düzeyi ve Türkiye ile Topluluk arasındaki kalkınma düzeyi farkının büyüklüğü olduğu belirtilmiştir.

5) GÜMRÜK BİRLİĞİ

Komisyon’un, Türkiye’nin Topluluğa katılmaya ehil olmakla birlikte ekonomik, sosyal ve siyasi alanlarda gelişmesi gerektiğini ifade etmesi ve Ortaklık Anlaşması çerçevesinde ilişkilerin geliştirilmesini önermesinden sonra Türkiye, tam üyeliğe giden en hızlı araç olarak gördüğü Gümrük Birliği’ni tamamlamaya yönelmiştir.
Türkiye ile AT arasındaki gümrük birliği, uluslararası ticaret kurallarını belirleyen Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Tarifeler ve Ticaret Genel Antlaşması’nın (GATT 94) kurallarına göre oluşturulmuştur14. Buna göre Gümrük Birliği, iki veya daha fazla ülkenin kendi toprakları arasında malların serbest dolaşımını sağlamaları ve geri kalan üçüncü ülkelere ayrı gümrük vergileri uygulamalarıdır. Gümrük Birliği kuran ülkelerin iç sınırlarında gümrük kalkar, ancak diğer ülkelerden gelen mallara gümrük uygulanır. O gümrük tarifesi de bütün gümrük birliğine dahil ülkelerde ortaktır yani üçüncü ülkelere karşı aynı tarifeleri uygularlar. Buna da “Ortak Gümrük Tarifesi” adı verilir. Malların serbest dolaşımını engelleyici her türlü kısıtlama ve korumacı engel gümrük birliği uygulayan ülkeler arasında ortadan kalkar ve ayrıca gümrük birliğine dahil olan taraflar, birbirlerine gümrük vergisine eş başka vergiler de uygulayamazlar15.
Türkiye ile AB arasında 1 Ocak 1996 tarihinde gerçekleştirilen Gümrük Birliği’nin nasıl işleyeceğine ilişkin ilkeler, Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995 tarihli toplantısında belirlenmiştir. Böylece, 22 yıllık “Geçiş Dönemi” 1 Ocak 1996 tarihinde son bulmuş ve Ankara Anlaşması’nda öngörülen “Son Dönem”e girilmiştir.
Türkiye-AB Gümrük Birliği’nde sanayi ürünleri ile işlenmiş tarım ürünlerinin serbest dolaşımı, eşit şartlarda ticaret yapılabilmesi (ortak ticaret politikası) ve serbest rekabet ortamının sağlanmasını (ortak rekabet politikası) gerektirmektedir. Bu anlamda Türkiye-AB arasında Gümrük Birliği, AB’nin ortak ticaret ve rekabet politikalarının uygulanması olmadan gerçekleşemez.
1 Ocak 1996 tarihinde Türkiye ile AB arasında gerçekleştirilen Gümrük Birliği alanında; tamamen Türkiye’de ve AB’de elde edilmiş ürünler, Türkiye ve AB’de serbest dolaşımda bulunan üçüncü ülkeler kaynaklı ürünlerin kullanılmasıyla elde edilen ürünler, üçüncü ülkelerden gelen ve serbest dolaşımda bulunan ürünler ile gerekli ithal işlemleri tamamlanmış ve eş etkili vergileri tahsil edilmiş serbest dolaşımda olmayan üçüncü ülkeler kaynaklı ürünler kullanılarak elde edilen ürünler serbest dolaşımdadır. Bir serbest dolaşımın mümkün olabilmesi ve Gümrük Birliği’nin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için AB’nin ortak ticaret ve rekabet politikalarına mutlak uyum gerekmektedir. Ortak ticaret politikası kapsamında Türkiye, belirtilen araçları AB ile birlikte uygulamak zorundadır.

_ Ortak Gümrük Tarifesi
_ İthalatta Ortak Kurallar
_ Dampingli İthalata Karşı Korunma
_ Sübvansiyonlu İthalata Karşı Korunma
_ Miktar Kısıtlamalarının Yönetimi
_ Haksız Ticari Uygulamalara Karşı Topluluk Haklarının Korunması
_ İthalatta Uygulanan ; Ticari Markaların Korunması ve Taklit Ürünlerin Serbest Dolaşıma Girmesinin Önlenmesi, Çeşitli Standart ve Teknik Şartlara İlişkin Düzenlemeler ile Tekstil ve Konfeksiyon Ürünleri İthalatında Özel Düzenlemeler
_ İhracatta Ortak Kurallar
_ Resmi Destekli İhracat Kredileri

AB’nin Ortak Ticaret Politikası, Gümrük Birliği içinde giderek gelişen bir şekilde tek ve ortak kuralların geçerli olduğu birleşik bir pazar yaratmak amacıyla dış ticaret politikalarının ortak kurallar ve politikalar üzerine kurulması zorunluluğundan doğmuştur.

6) 17 ARALIK 2004 BRÜKSEL ZİRVESİ

Brüksel’de 16-17 Aralık 2004 tarihlerinde AB Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından toplantı yapılmış ve bu toplantı sonucunda Türkiye’ye ilişkin maddelerin de olduğu 73 maddelik bir Zirve Sonuç Bildirisi yayınlanmıştır.
Türkiye’nin AB’ye ( o zamanki ismiyle AT ) üyelik başvurusunun üzerinden 17 yıl, Gümrük Birliği’nin gerçekleşmesinin üzerinden 8 yıl, AET’ye yapılan üyelik başvurusunun üzerinden 45 yıl, Ankara Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinin üzerinden ise 41 yıl geçmiştir. AB’nin genişleme tarihinde, hiçbir aday ülke ile AB’nin bu kadar uzun süreli, tam üyeliği hedefleyen ilişkisi olmamıştır16.
Türkiye, 17 Aralık 2004 tarihinde Brüksel’de yapılan Zirve’de, AB’den 3 Ekim 2005 tarihinde müzakerelere başlama tarihi almıştır. Zaten, 6 Ekim 2004 tarihli İlerleme Raporu da AB Konseyi’ne bu yönde tavsiyede bulunmuş ayrıca 2002 Aralık Zirvesi’nden de Türkiye Kopenhag Siyasi Kriterlerini yerine getirirse üyelik müzakerelerine gecikmeksizin başlanması yönünde karar çıkmıştır.
Ancak, alınan müzakere tarihi, Yunanistan, Fransa ve Avusturya’nın desteğini alan Rum Yönetimi’nin talebi üzerine Gümrük Birliği’nin Kıbrıs Rum Yönetimi dahil on yeni üyeye genişletilmesini öngören Ankara Anlaşması’nın ek protokolünün imzalanması şartına bağlanmıştır. Türkiye, “zirve bitmeden protokolü parafe etme” şartını reddetmiş bunun üzerine de zirve kilitlenmiştir. Yeniden başlayan görüşmeler sonucunda Türkiye, protokolü Brüksel’de parafe etmeyeceğini ancak 3 Ekim 2005 tarihinde “müzakereler başlamadan önce” imzalayacağını teyit etmiştir.
17 Aralık Zirve Bildirisi’nde, Türkiye’yi en fazla rahatsız eden nokta, 3 Ekim 2005 tarihine kadar Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, Ankara Anlaşması kapsamında Gümrük Birliği’ne dahil edilmesi için Türkiye’nin taahhüt altına girmesidir. AB, 3 Ekim 2005 tarihinde Türkiye ile görüşmelerin başlatılabilmesi için Ankara Anlaşması’nın Gümrük Birliği’ne ilişkin protokolünün, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni de kapsayacak şekilde genişletilmesini istemiştir. Bu istek, Türkiye’nin Brüksel’de masadan kalkmasına yol açacak gelişmelere yol açmıştır. 17 Aralık 2004 tarihinde soruna çözüm bulmak amacıyla Zirve Bildirisi’nin 19’ncu maddesine eklenen onay yazısına imza atılmış ve böylece sorun 3 Ekim 2005 tarihine kadar ertelenmiştir.
17 Aralık Bildirisi’nde Türkiye’yi rahatsız eden diğer önemli bir konu ise “imtiyazlı ortaklık” anl¤¤¤¤¤ gelebilecek ifadelerin Bildiri’de yer almasıdır. Bildiri’de, önceki aday ülkelerden farklı olarak tam üyeliğe alternatif önerilere de kapı aralanmıştır. Bildiri’de, Türkiye için müzakere tarihi verilmesine rağmen müzakerelere hazırlık süreci anl¤¤¤¤¤ gelen tarama sürecinin ne zaman başlatılacağı konusunda bir karar verilmemiş ayrıca müzakerelerin ucunun da açık olduğu belirtilmiştir. Türkiye, müzakerelerin açık uçlu olması ibaresine de itiraz etmiş ancak bir sonuç alamamıştır. Bu konu, AB Dönem Başkanı Hollanda’nın Başbakanı Balkenende tarafından “Müzakerelerin 3 Ekim 2005 tarihinde başlaması sürdürülebilir olup tam üyeliği hedefleyecek ama sonuç önceden garanti edilemez” şeklinde değerlendirilmiştir17.
Avrupa Parlamentosu aynı zamanda Türkiye’nin siyasi kriterler kapsamındaki, özellikle azınlık hakları, dini özgürlükler, sendikal haklar, ve kadın hakları alanlarındaki sorunları gidermesi ve Kıbrıs sorunu ile Ermenistan ile olan ilişikleri ele alması yönünde çağrıda bulunmuştur18.
7) 3 EKİM 2005 TÜRKİYE-AB MÜZAKERELERİNİN BAŞLAMASI

3 Ekim 2005 tarihinde Lüksemburg’taki Hükümetlerarası Konferans’ta müzakerelerin başlamasıyla Türkiye-Avrupa ilişkilerinde önemli bir aşamaya gelinmiştir. AB ile katılım müzakereleri süreci karmaşık bir yapıdadır. Türkiye için hazırlanan müzakere çerçeve belgesi, müzakerelerin temel ilkelerini belirlemiştir. Bu çerçeveye göre katılım için Türkiye’nin, müktesebat olarak adlandırılan Birlik sistemine ilişkin tüm hak ve yükümlülükler ile Birliğin kurumsal yapısını kabul etmesi gerekmektedir.
Türkiye, bundan sonra AB için geçerli olan bütün normları, standartları ve değerleri AB müktesebatıyla birlikte tam anlamıyla kendine uygulayacaktır. Bu da insan hakları, hukukun üstünlüğü, din ve sendikalarla ilgili hakların bütün aşamalarda, ülkenin bütün noktalarında geçerli olması anl¤¤¤¤¤ gelmektedir.
Görüşmelerde Kıbrıs konusu ve bu konuda kapsamlı bir çözüme varılması da gündeme gelmiş ve bu konuda yapıcı bir çözüm yolunun izleneceği konusunda anlaşılmıştır.
Katılım müzakerelerinin ilk aşamasını, Hükümetler arası Konferans kararı ile başlatılan tarama süreci oluşturmaktadır. AB müktesebatının analitik olarak incelenmesi anlamını taşıyan tarama sürecinde Türkiye, AB müktesebatı hakkında ayrıntılı olarak bilgilendirilecek ve ulusal mevzuatının AB ile ne ölçüde uyumlu olduğunun tespiti yapılacaktır. Daha sonra Türkiye, ulusal mevzuatını müktesebata ne şekilde uyumlu hale getireceğini ve uygulayacağını bunun yanı sıra uygulama için nasıl bir kurumsal yapı oluşturacağını açıkladığı bir “pozisyon belgesi” hazırlayıp AB Dönem Başkanlığına sunacaktır19.
Türkiye için hazırlanan ve 9 Kasım’da Brüksel’de yayımlanan İlerleme Raporu’nda yer alan İlkeler, Öncelikler ve Koşullar belgesinin girişinde, Türkiye’nin AB’ye daha fazla entegre olmasına yönelik kısa ve orta vadeli öncelikler sıralanmıştır. Türkiye, Avrupa’ya uyum için 151’i kısa (1-2 yıl), 79’u orta (3-4) yıl vadeli toplam 230 başlıktan oluşan yükümlülükleri yerine getirecektir.
Müzakere kıstasları açısından da müzakerelerin ilerleyişi, Türkiye’nin üyeliğe hazırlanmada kaydedeceği ilerlemelere bağlıdır. Bu ilerlemede diğer kıstasların yanı sıra düzenli aralıklarla revize edilen Katılım Ortaklığı Belgesinin hayata geçirilmesi de kıstas alınarak ölçülecektir.
Rapor’da; demokrasi ve hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıkların korunması, sivil ve siyasi haklar, ekonomik ve sosyal haklar, bölgesel ve uluslar arası yükümlülükler gibi ana başlıklar altında sivil asker ilişkilerine; yargı sistemine; yolsuzlukla mücadele politikalarına; işkencenin ve kötü muamelenin önlenmesine; ifade özgürlüğüne; din özgürlüğüne; kadın ve azınlık haklarına; sendikal ve kültürel haklara; sermayenin ve malların serbest dolaşımına; Kıbrıs konusuna; çevre ve vergi politikalarına değinilmiştir.
Ancak bu rapor, müzakerelerin başlatılmasıyla ilgili bir rapor değildir. Çünkü Türkiye, müzakerelerin başlatılması için gerekli olan Kopenhag Kriterlerine “yeteri kadar” uyum göstermiştir. Müzakere sürecinde amaç, “yeteri kadar” uyumun “tam anlamıyla” uyuma dönüşmesini sağlamaktır.
Türkiye-AB arasındaki katılım müzakereleri, tarama süreçleriyle devam edecektir. İlk tarama toplantısı bilim ve teknoloji başlığı altında başlamıştır. Tarama sürecine ilişkin takvim, yıl sonuna kadar şu şekilde belirlenmiştir20:

20 Ekim- Bilim ve Araştırma, tanıtıcı tarama
26 Ekim- Eğitim ve Kültür, tanıtıcı tarama
7 Kasım- Kamu alımları, tanıtıcı tarama
8-9 Kasım-Rekabet politikası, tanıtıcı tarama
14 Kasım- Bilim ve araştırma, ayrıntılı tarama
16 Kasım-Eğitim ve Kültür, ayrıntılı tarama
21-22 Kasım-Yerleşme Hakkı ve Hizmetlerin serbest dolaşımı, tanıtıcı tarama
25 Kasım- Sermayenin serbest dolaşımı, tanıtıcı tarama
28 Kasım- Kamu alımları, ayrıntılı tarama
1-2 Aralık- Rekabet Politikaları, ayrıntılı tarama
5-16 Aralık- Tarım, tanıtıcı tarama
19-20 Aralık-Yerleşme hakkı ve hizmetlerin serbest dolaşımı
19 Aralık-Bilim ve araştırma ve Eğitim ve kültür başlıklarında tarama sonu raporunun üye ülkelere gönderilmesi
22 Aralık- Sermayenin serbest dolaşımı, ayrıntılı tarama

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın