DOLAR 17,2350 1.48%
EURO 17,5800 0.56%
ALTIN 976,461,43
BITCOIN 3468523,61%
Adana
31°

AZ BULUTLU

17:13

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Ubâde Bin Sâmit
101 okunma

Ubâde Bin Sâmit

ABONE OL
10 Mayıs 2015 20:17
Ubâde Bin Sâmit
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Akabe bî’atlerinde kavminin temsilcisi olan sahâbî.

Resûlullah efendimiz hicretten sonra Medîne’de, Yahudilerle

antlaşma yapmışlardı. Buna göre Yahudiler, Müslümanlara

saldırmıyacaklar, onların düşmanlarına yardım etmiyeceklerdi!

Buna rağmen, Yahudiler sözlerinde durmadılar ve Müslüman

kanı dökmekten çekinmediler.

Medîneli Yahudiler, üç kabîle hâlinde yaşıyorlardı. Kureyzâ,

Nâdir ve Kaynukaoğulları. En cesûrları, Kaynuka Yahudileriydi. Pek

sağlam bir kalede oturuyorlardı. Kuyumculuk ve tefecilikle

geçinirlerdi.

Savaşmasını bilmiyenler

Müslümanların Bedir zaferinden sonra, hepsi de hırslarından

kuduracak hâle geldiler. Bir Müslüman kadınına saldırmaları

üzerine, Resûlullah efendimiz Yahudilere, bu kadar

şımarmamalarını, aradaki antlaşmaya saygılı olmalarını, aksi

davranışları devam ederse; Bedir günü, Müslümanlara eziyet eden

Kureyş müşriklerinin başına gelenlerin, onlara da gelebileceğini ihtâr

ettiler.

Yahudiler işi, daha da ileri götürerek dediler ki::

– Savaşmasını bilmeyen kimselere ya’nî Kureyş’e karşı

kazanılan zafer, önemli değildir. Şâyet Müslümanlar bir gün bizlerle

çarpışırlarsa, o zaman harb etmenin tadını öğrenirler!

Artık onlara, bir ders gerekliydi. Peygamber efendimiz Eshâb-ı

kirâma hareket emrini verdiler.

Kaynukaoğulları, o çok sağlam kalelerine çekildiler.

Müslümanlar da 15 gün müddetle, onları muhasara ettiler. Sonunda

kaçacak delik bulamayan Yahudiler, teslim olmaya mecbur kaldılar.

Sevgili Peygamberimizden eman dileyip, merhâmetine sığındılar.

Sevgili Peygamberimiz her zaman olduğu gibi, Eshâbıyla

istişâre ettiler.

Yahudilere, nasıl bir cezâ verilmesini, Eshâbına da sordular.

Münâfıkların başı İbni Selül, söz aldı:

– Yahûdilerle benim, anlaşmalarım vardır. Ben, onların

dostluğunu bırakamam!.. deyince, Hazret-i Ubâde bin Sâmit de söz

istedi ve dedi ki:

– Yâ Resûlullah! Benim Kabîlem de Yahudilerle dostluk

anlaşması yapmıştır. Fakat onlar, bütün sözlerini; ayaklar altına

aldılar. Antlaşmalarını bozdular. Artık bundan sonra benim, Allah ve

Peygamberinden başka dostum yoktur. Allah ve Resûlüne sığınıyor,

emirlerini bekliyorum.

Onlardan sayılır

Sevgili Peygamberimiz ikisine de ayrı ayrı bakarak buyurdu ki:

– Ey İbni Selül! Kendin için seçtiğin Yahudilerin dostluğu

senin olsun! Ubâde’nin seçtiği, Allah ve Resûlünün dostluğu

da, Onun olsun!

Bunun üzerine, Kur’ân-ı kerîm’in Mâide sûresi, 51. âyeti nâzil

oldu. Meâlen şöyledir:

(Ey îmân edenler! Sizler, Yahudi ve Hıristiyanları dost

edinmeyin. Zîrâ onlar ancak, birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden

kim, onları dost edinirse; onlardan sayılır. Allah zâlimleri, doğru

yola eriştirmez.)

Peygamber efendimiz onlara karşı, pek merhâmetli davrandılar.

Kaynukaoğullarının, canlarını bağışladılar. Sâdece, Medîne’den

çıkarılmalarını emrettiler. Bu vazifeyi de, Hazret-i Ubâde’ye verdiler.

O da bu vazîfeyi hakkıyla yapmıştır.

Ubâde bin Sâmit hazretleri, şöyle anlatır:

Ben birinci Akabe’de hazır bulunanlar içindeydim. Oniki kişi idik.

Resûlullah efendimiz ile şunun üzerine bî’at ettik ki:

Allahü teâlâya hiçbir şeyi ortak koşmayalım, hırsızlık

etmiyelim, zinâ yapmayalım, çocuklarımızı öldürmeyelim,

dillerimizle yalan söyleyerek iftirâ etmeyelim, herhangi bir iyilik

husûsunda O’na âsi olmayalım.

Bundan sonra, Peygamberimiz buyurdu ki:

– Eğer ahdinizde, sözünüzde durursanız sizin için Cennet

vardır. Eğer onlardan bir şeyi örtbas ederseniz sizin işiniz

Allahü teâlâya âittir, dilerse azâb eder, dilerse affeder.

Oniki temsilciden biri idi

Ubâde bin Sâmit, bîsetin 12. senesi hac mevsiminde Mekke’de

yapılan ikinci Akabe bî’atinde de bulunan Hazrec kabîlesinin oniki

temsilcisinden biridir. Bî’atte dedi ki:

– Yâ Resûlallah! Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınaması beni

tutmamak, yolumdan alıkoymamak üzere, sana bî’at ediyorum.

Ubâde bin Sâmit’in annesi de İslâmiyet ile şereflenip, çok

kimsenin Müslüman olmasına vesîle oldu. Hicretten sonra

Mekke’den göç eden Müslümanlardan Ebû Mersed ile kardeş oldu.

Hazret-i Ümmü Hıram ile evlendi. Nikâhını Resûlullah efendimiz

kıydı.

İslâm güneşi parladıkça, Medîne’ye hicret edenler de

çoğalıyordu. Muhtaç olanları sevgili Peygamberimiz, ba’zı âilelerin

yanına misâfir ediyorlardı. Kabiliyetli olanlara, Kur’ân-ı kerîm

öğretilmesini de istiyorlardı.

Onlardan biri, Hazret-i Ubâde’nin misâfiri oldu. Kur’ân-ı kerîmi

iyice öğreninceye kadar yedi, içti, ağırlandı. Ayrılık vakti gelince O

da, Hazret-i Ubâde’ye bir karşılık vermek istedi. Elinde, çok güzel bir

yay tutuyordu. Hem ağacı, hem kirişi, hem işçiliği fevkalâde idi. Dedi

ki:

– Bana verdiğin emeklere karşı, lütfen bu yayı kabûl et!

Hazret-i Ubâde vaziyeti Peygamber efendimize arzetti. Allahü

teâlânın Resûlü buyurdu ki:

– Eğer o yayı kuşanırsan; omuzların arasında bir ateş közü

taşımış olursun.

Böylece öğrenmiş oluyoruz ki, ba’zı şeyler, bilhassa, Kur’ân

kerim öğretilmesi; yalnız Allah rızâsı için yapılmalıdır. Karşılığında,

herhangi bir şey almak, doğru değildir…

Şehîdler kimdir?

Ubâde bin Sâmit şöyle anlatır:

Birgün hasta idim. Peygamber efendimiz, Ensârdan ba’zı

zâtlarla beni görmeye geldi. Resûlullah efendimiz, şehîdlerden

bahsederek;

– Şehîdlerin kim olduğunu biliyor musunuz? diye sordu.

Herkes susmuştu. Resûlullah suâli üç defa tekrarladı. Beni

kaldırdılar. Şöyle cevap verdim:

– Şehîd, İslâmiyeti kabûl eden, hicret eden, sonra Allah yolunda

ölendir.

Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu:

– O zaman ümmetimin şehîdleri çok az olur. Allah yolunda

ölen şehîddir. Denizde boğulanlar şehîddir, karın ağrısından

ölenler şehîddir, lohusalıktan ölen kadın şehîddir.

Ubâde bin Sâmit, talebelerinden Sanabic’in hastalığına üzülüp,

ağladığını görünce:

– Ne ağlıyorsun, eğer mahşerde sana şehâdet etmeme ve

şefâ’at etmeme müsâade edilirse, şehâdet ve şefâ’at ederim.

Bu Resûl-i ekremden işittiğim bir hadîstir. Size şimdi de Resûl-i

ekremin diğer bir hadîs-i şerîfini rivâyet ediyorum. Resûl-i ekrem

efendimiz buyurdu ki:

(Kim ki Allahtan başka tapacak bir ma’bûd bulunmadığına,

Muhammed aleyhisselamın, Resûlullah olduğuna şehâdet

ederse, onun cesedi Cehenneme harâm olur.)

Sabır ve iyilik severler

Ubâde bin Sâmit şöyle anlatır:

Birgün bir zât Peygamber efendimize gelerek sordu:

– Yâ Resûlallah, amellerin en üstünü nedir?

– Allahü teâlâya îmân ile O’nu tasdik, O’nun yolunda

cihâddır.

– Yâ Resûlallah, daha kolayı yok mu?

– O hâlde, sabırlı ve iyilik sever ol!

– Yâ Resûlallah, daha da kolayını istiyorum.

– O hâlde, Allahü teâlâ sana ne kısmet etmiş ise ona râzı ol!

Başka bir zamanda da Resûlullah efendimiz o’na şöyle

buyurdu:

– Ben sizin benden sonra şirke düşeceğinizden korkmam.

Sizin için korktuğum mala meyl ve rağbet etmenizdir.

Birisi Ubâde bin Sâmit’e dedi ki:

– Ben harb ederken Allahü teâlânın rızâsını murâd ettiğim gibi,

başkalarının beni övmesini de isterim.

Bunun üzerine Ubâde hazretleri buyurdu ki:

– Sana bundan kâr yok.

Adam üç kere aynı sözü tekrar edince, Ubâde hazretleri, şu

hadîs-i şerîfi okudu:

(Allahü teâlâ buyuruyor ki: Ben ortaklıktan müstagnî

olanların en müstagnîsiyim. Kim ki benim için amel eder ve

başkasını da bu amele katarsa, hissemi o ortağıma

devrederim.)

Ubâde bin Sâmit, Eshâb-ı kirâmın en fazîletlerinden biri idi.

Peygamber efendimiz zamanında Kur’ân-ı kerîmi tamamen

ezberlemiş, ayrıca bir de Kur’ân-ı kerîm yazmıştı.

Cehennemin yedi kapısı

Buyurdu ki:

“Cehennemin yedi kapısı vardır; üçü zenginler, üçü kadınlar,

birisi de fakirler içindir.”

“Yapacağın işin sonunu düşün, salâh ve iyilik ise onu yap.

Azgınlık ise ondan vaz geç.”

Allahü teâlânın rızâsı için yaşıyan Peygamber efendimiz,

vazîfelerini tamamladıktan sonra; bu dünyadan ebedî âleme

göçtüler. Birinci halîfesi, Hazret-i Ebû Bekir de ömrünü tamamladı.

Arkasından, Hazret-i Ömer halîfe seçildi. Onun zamanında İslâm

orduları, büyük fetihler yaptılar.

Şunu iyi bil ki

Hazret-i Amr ibni Âs kumandasında bir ordu, Mısır seferine çıktı.

Epeyce zaman geçmesine rağmen, zafer haberi gelmiyordu.

Nihâyet bir mektup geldi. Mısır için, yardım isteniyordu!..

Bunun üzerine Hazret-i Ömer de, bir mektup yazdı:

Ey Amr! Şunu bil ki Cenâb-ı Allah, hiçbir millete doğru niyetli

olmadıkça, yardım etmez. Sana yardım için, dört Müslüman

gönderiyorum. Bildiğim kadarıyla bunlardan her biri, bin kişiye

bedeldir.

Mektubumu aldığın zaman, askerlerini topla. Onlara güzel bir

şekilde hitâb et. Yolladığım dört Müslümanı, onlara tanıt. Askerlerine

evvelâ niyetlerini düzeltmelerini; sonra da, düşman karşısında sabır

ve sebatla savaşmalarını söyle.

Cum’a Günü, zevâlden sonra hücûm emrini ver. Çünkü o

saatte, dualar kabûl olunur ve Allahın rahmeti yağar. Bütün

mücâhidler yüksek sesle Tekbîr getirip, Allahü teâlâdan yardım

dilesinler. Sonra da, hücûma kalksınlar!

Hem âlim hem cengâver

Mısır Başkumandanı bu mektubu alır almaz, askerlerini topladı.

Önce Halîfenin yazdıklarını, saygıyla okudu. Sonra da şöyle

konuştu:

– Ey mücâhid gâziler. Emîr-ül Mü’minîn, Ömer bin Hattâb

hazretlerinin; bizlere yardım için yolladığı bahâdırları, işte sizlere

tanıtıyorum:

Bu zât: Cennetle müjdelenmiş, 10 büyük Müslümandan, sevgili

Peygamberimizin öz halasının oğlu, Zübeyr bin Avvâm’dır.

Şu kahraman; “Resûlullahın süvârisi” ve Bedir savaşını yaşayan

kahramanlarından, Mikdâd bin Esved’dir.

Bu genç ise; Peygamber efendimizin dualarına mazhâr olan,

meşhur Mesleme bin Muhalled’dir.

Sonuncu Müslüman da; hem âlim, hem hâfız, hem cengâver ve

de Akabe Bî’atlarının reislerinden, Ubâde bin Sâmit hazretleridir.

Bu konuşmadan sonra mücâhidler gerçekten coştular. Hazret-i

Ömer’in dediklerini aynen yapmaya başladılar. Mübârek Cum’a

vaktinde, herkes güzelce abdestlerini aldı. Namazlarını kıldılar ve

zafer için, Cenâbı Hakka dua ettiler. Sonra da tekbîrlerle, hücûma

geçtiler. İşte bu îmânlı hücûmlar sonunda, dualar nihâyet kabûl oldu.

Mısır topraklarına da, İslâm güneşi doğdu.

Hazret-i Ubâde, dirâyetli, üstün kabiliyetli bir kimseydi. Hazret-i

Ebû Bekir, hilâfeti zamanında Bizans Kralı Herakliyus’a elçi olarak

Haşim bin Âs ile Ubâde bin Sâmit’i gönderdi.

Bu iki zât, Şam’a uğradıktan ve uzun bir yolculuktan sonra

İstanbul’a vardılar. Boyunlarında kılıçları olduğu hâlde atlarının

üzerinde kralın sarayına kadar yaklaştılar. İstanbul halkı onları

hayret ve hayranlıkla seyrediyordu. Hayvanlarından inerken;

– Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber, deyince, sarayın, hurma

ağacı gibi sallandığını gördüler.

En büyük kelâm

Kralın huzuruna çıktılar. Kral kendilerine, Peygamberimiz ve

İslâmiyet hakkında bir hayli suâl sordu. Aralarında şu konuşmalar

geçti:

– Sizin yanınızda en büyük kelâmınız nedir?

– Lâ ilâhe illallahu vallahü ekber’dir.

– Siz evinizde, memleketinizde bunu söylediğiniz zaman

evleriniz sarsılıp, tavanlarınız üzerlerinize çökmüyor mu?

– Hayır, biz bu sözün hiçbir zaman öyle yaptığını görmedik.

Ancak senin yanında gördük. O, bize öğütten başka birşey değildir.

– Vallahi mülkümden çıkmaktan nefsim hoşlansaydı size tâbi

olurdum, ölünceye kadar da sizin hakîr bir köleniz olmayı isterdim.

Kral, bu itiraftan sonra elçileri kıymetli hediyelerle gönderdi.

Hazret-i Ubâde 655 yılında yetmişiki yaşlarında iken Remle’de

hastalandı. Çok sevilen ve sayılan bir sahâbî olduğu için, bütün

mü’minler ziyâretine koşuyorlardı.

Hasta yatağında bile, Peygamber efendimizin hadîs-i şerîflerini

ve mübârek Kur’ân-ı kerîm âyetlerini açıklıyor; güzel nasîhatlerde

bulunuyordu. Bir keresinde oğlu Velid dedi ki:

– Babacığım! Bana da bir nasîhatta bulunur musun? Fakat

lütfen en önemlisi hangisiyle, onu söyleyiniz.

– Beni yatağımda doğrultun, oturayım!

Dediğini yaptılar. Sonra şunları söyledi:

– Oğlum! Eğer sen, kaderin hayrına ve şerrine inanmazsan;

îmânın tadına eremezsin.

– Fakat Babacığım, kaderin, hayrını ve şerrini nasıl

anlıyabilirim?

– Şöyle inanmalısın ki: kaderinde olmayan şey, seni aslâ

bulamaz. Kaderinde yazılı olandan da, aslâ kaçamazsın.

Son nasîhat

Hazret-i Ubâde’nin hastalığı ziyâdeleşti. Vefât edeceğini

anlayınca dedi ki:

– Ne kadar akrabam, azatlı, hizmetli ve komşularım varsa;

toplayıp getirin!

Hepsi gelince, onlara;

– Sanıyorum bugün; dünyadaki son günüm, âhiretteki ilk

gecem olacaktır. Ba’zılarınızı, elimle veya dilimle incitmiş

olabilirim. İşte şimdi bana, kısas yapın. Çünkü bu dünyada

kısas yapmazsanız, yemin ederim ki öbür dünyada, hakkınızı

benden alacaksınız, dedi.

Etrafındakilerle helâlleşti. Sonra son vasiyetini yaptı:

– Rûhumu teslim eder etmez, hepiniz kalkıp güzelce abdest alın.

İkişer rek’at namaz kılıp; hem kendinize, hem de şu garip Ubâde’ye

dua edin. Çünkü cenâbı Hak, yüce Kitâbında (Sabır ve namazla,

Allaha sığının!) buyurmuştur. Daha sonra hiç bekletmeden, beni

kabrime götürün.


    Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


    HIZLI YORUM YAP

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.