DOLAR 15,9221 -0.12%
EURO 16,7495 0.11%
ALTIN 930,430,24
BITCOIN 466228-2,89%
Adana
27°

AÇIK

03:53

İMSAK'A KALAN SÜRE

Vehhabilik nedir

Vehhabilik nedir

ABONE OL
11 Aralık 2014 20:48
Vehhabilik nedir
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Vehhabilik nedir

Vehhabiliği kuran, Mehmed bin Abdülvehhabdır. İngiliz

casuslarından, Hempher’in tuzağına düşerek, ingilizlerin (İslamiyet’i

imha) etmek çalışmalarına alet oldu.

[İngiliz Casusunun İtirafları kitabında, Vehhabiliğin kuruluşu

uzun anlatılmaktadır. Bu kitabı, www.hakikatkitabevi.com

adresinden okuyabilir ve temin edebilirsiniz.]

Eline geçirdiği, ibni Teymiye’nin Ehl-i sünnete uymayan

kitaplarını okumuş, (Şeyh-i necdi) diye meşhur olmuştu.

Düşünceleri, ingiliz paraları ve ingiliz silahları karşılığında, köylüler

ve Deriyye ahalisi ile reisleri Muhammed bin Süud tarafından

desteklendi. Sapık din adamı ibni Teymiye’nin fikirleri ile Hempher’in

yalanlarının karışımına Vehhabilik denir.

Mirat-ül-Haremeyn kitabının basıldığı 1888 senesinde Necd

emiri, Abdullah bin Faysal idi. Aşağıdaki bilgilerin çoğu Mirat-ül-

Haremeyn’den alınmıştır:

Mehmed’in babası Abdülvehhab, iyi bir müslüman idi. Bu ve

Medine’deki âlimler, Abdülvehhab oğlunun sözlerinden, yeni bir yol

tutacağını anlamış, herkese, bununla konuşmamasını nasihat

etmişlerdi. Fakat, Abdülvehhab oğlu, 1738 senesinde Vehhabiliği

ilan etti. İngilizlerin siyasi ve askeri yardımları ile, Arabistan’a yayıldı.

Vehhabilere inanan Deriyye hakimi Abdülaziz bin Muhammed

bin Süud ilk olarak 1791 senesinde, Mekke emiri şerif Galib efendi

ile harp etti. Daha önce, vehhabiliği gizlice yaymışlardı. Sayısız

müslümanları öldürüp, kadınlarını, çocuklarını ve mallarını almışlar

ve işkence etmişlerdi.

Abdülvehhab oğlu, Beni Temim kabilesindendir. 1699

senesinde Necd çölündeki Hureymile kasabasında, Uyeyne

köyünde doğmuş, 1791’de Deriyye’de ölmüştü. Önceleri ticaret için

Basra, Bağdat, İran, Şam ve Hind taraflarına gitmiş, çok zeki ve

bozguncu sözleri ile (Şeyh-i Necdi) adını almıştı. Dolaştığı yerlerde

çok şeyler görmüş, şef olmak düşüncesine kapılmıştı. 1713

senesinde, Basra’da tanıştığı ingiliz casusu Hempher, Abdülvehhab

oğlunun devrim yapmak arzusunda olduğunu anladı. Bununla uzun

zaman arkadaşlık yaptı. İngiliz Sömürgeler Bakanlığından aldığı hile

ve yalanları buna telkin etti. Abdülvehhab oğlunun bu telkinlerden

zevk aldığını görünce, yeni bir din kurmasını teklif etti. Bu yeni dinin

esaslarını ona bildirdi. Casus da, Abdülvehhab oğlu da aradıklarına

kavuşmuş oldular.

Yeni bir din kurmak için, önce Medine’de, sonra Şam’da,

Hanbeli âlimlerinden okudu. Necde dönünce köylüler için küçük din

kitapları yazdı. Bu kitaplara, ingiliz casusundan öğrendiklerini ve

Mutezile ve başka bid’at fırkalarından aldığı bozuk düşünceleri de

karıştırdı. Köylülerin çoğu buna tâbi oldular. İslamiyet’i içerden

yıkmak için, İngiltere’de kurulmuş olan (Sömürgeler Bakanlığı), bu

hâli, Necd şeyhi olan (Muhammed bin Süud)a bildirdi. Çok para

vererek ve siyasi, askeri yardımlar vaat ederek, Abdülvehhab oğlu

ile işbirliği yapmasını temin etti. Arabistan’da hasebe ve nesebe çok

ehemmiyet verirlerdi. Kendisi ise, cahil olduğundan, Abdülvehhab

oğlu Vehhabilik adını verdiği bu sapık inancı yaymak için,

Muhammed bin Süudu maşa olarak kullandı. Kendisine (Kadı),

Muhammed bin Süuda (Hakim) ismini taktı. Kendilerinden sonra da,

çocuklarının bu makama geçmelerini temin eden bir anayasa

yaptırdı.

Abdülvehhab oğlu, önceleri Medine’de okurken, Medine’nin

salih, temiz âlimlerinden olan babası Abdülvehhab ve kardeşi

Süleyman bin Abdülvehhab ve kendisine ders okutan hocaları,

bunun sözlerinden ve davranışlarından ve sık sık söylediği

düşüncelerinden bunun ileride İslam dinini içeriden yıkacak bir sapık

olacağını anlamışlardı. Kendisine nasihat verirler ve müslümanlara,

bundan sakınmalarını söylerlerdi. Fakat, korktukları çabuk meydana

geldi. Düşüncelerini Vehhabilik adı ile açıkça yaymaya başladı.

Cahilleri, ahmakları aldatmak için İslam âlimlerinin kitaplarına

uymayan yeniliklerle, dinde reformculukla ortaya çıktı. (Ehl-i sünnet

vel-cemaat) mezhebinde olan doğru müslümanlara kâfir diyecek

kadar taşkınlık yaptı. Peygamberimizi ve başka Peygamberleri ve

Evliyayı vesile ederek, Allahü teâlâdan bir şey istemeye ve bunların

kabirlerini ziyaret etmeye şirk dedi.

Abdülvehhab oğlunun, ingiliz casusundan öğrendiğine göre, bir

kabir başında dua ederken, meyyite karşı söyleyen, müşrik olurmuş.

Allah’tan başka bir kimse veya bir şey için, yaptı demek, mesela,

Falanca ilaçtan fayda oldu veya Peygamber efendimizi veya bir

Veliyi vasıta yaparak istediğim oldu diyen müslümanlar müşrik

olurmuş. Abdülvehhab oğlunun, bu sözlerine vesika olarak ortaya

attığı şeyler, hep yalan ve iftira ise de, cahil halk, doğruyu eğriden

ayıramadıkları için sözleri, işsizlerin, çapulcuların, bilhassa Deriyye

hakimi Muhammed bin Süud’un hoşuna gitti. Cahiller ve

vurguncular, taş yürekliler, Abdülvehhab oğlunun sözlerine hemen

yanaştılar. Doğru yolda olan halis müslümanlara kâfir dediler.

Abdülvehhab oğlu, düşüncelerini kolayca yayabilmek için,

Deriyye hakimine başvurunca, o da topraklarını genişletmek ve

kuvvetlerini arttırmak için ve Londra’dan aldığı emirleri yaymak için,

Abdülvehhab oğlu ile seve seve işbirliği yaptı. Onun fikirlerini her

tarafa yaymakta bütün gücü ile uğraştı. İnanmayıp karşı duranlarla

harp etti. Müslümanların mallarını yağma etmek, canlarına kıymak

helal denilince, çöldeki vahşiler, soyguncular, Muhammed bin

Süud’a asker olmak için yarış ettiler. Süud oğlu ile Abdülvehhab

oğlu el ele vererek, vehhabiliği kabul etmeyenlerin kâfir ve müşrik

olduklarına, kanlarını dökmek ve mallarını almak helal olduğuna

1730 senesinde karar verip, 1738 yılında vehhabiliği ilan ettiler.

Buna göre, Abdülvehhab oğlu, otuziki yaşında bozuk fikirleri

yaymaya başlamış, kırk yaşında ilan etmiştir.

Mekke-i mükerreme şafii müftüsü Esseyyid Ahmed bin Zeyni

Dahlan, El-Fütuhat-ül-islamiyye kitabının 2.cüz 228.sayfasından

başlayarak, Fitnet-ül-vehhabiyye başlığı altında bunların bozuk

inançlarını ve müslümanlara yaptıkları işkenceleri anlatmaktadır.

Bunun 234.sayfasında diyor ki:

(Mekke’deki ve Medine’deki Ehl-i sünnet âlimlerini aldatmak

için, buralara kendi adamlarını gönderdiler. Bu adamlar, İslam

âlimlerine cevap veremediler. Cahil ve sapık oldukları anlaşıldı.

Kâfir olduklarını ispat eden bir karar yazılıp her tarafa

gönderildi.)

Hicaz’da bulunan dört mezhep âlimleri ve bunların arasında

Abdülvehhab oğlunun kardeşi Süleyman efendi ve kendisine ders

okutmuş olan hocaları, Abdülvehhab oğlunun kitaplarını inceleyerek,

İslam dinini yıkıcı, bozguncu yazılarına cevaplar hazırladılar, sapık

yazılarını çürüten kuvvetli vesikalarla kitaplar yazarak, müslümanları

uyandırmaya çalıştılar. Süleyman bin Abdülvehhab’ın, kardeşine

karşı yazdığı kitabın ismi, Savaık-ul ilahiyye firreddi alelvehhabiyye’dir.

Bu kitaplar onları gafletten uyandıramadı. Müslümanlara karşı

olan düşmanlıklarını arttırdı ve Muhammed bin Süud’un

müslümanlar üzerine saldırmasına, akıtılan kanların çoğalmasına

sebep oldu. Bu adam, (Beni Hanife) kabilesinden olup, Müseylemetül

Kezzabın peygamberliğine inanmış olan ahmakların soyundan

idi. Muhammed bin Süud, 1765 senesinde ölünce, oğlu Abdülaziz

yerine geçti. Abdülaziz bin Muhammed bin Süud, 1803 senesinde,

Deriyye camiinde, bir Şii tarafından, karnına hançer sokularak

öldürüldü. Bundan sonra, oğlu Süud bin Abdülaziz vehhabilerin şefi

oldu. Arabları aldatmak, sapık inançlarını yaymak için

müslümanların kanını dökmekte, üçü de, birbiri ile yarışırcasına

çalıştılar.

[Vehhabilerin ve mal, mevki ele geçirmek için bunların arasına

karışan cahil, vahşi kimselerin, Taif’de, Mekke ve Medine’de ve

diğer yerlerdeki müslümanlara yaptıkları işkenceler ve kadınların,

çocukların barbarca öldürülmeleri, Ahmed bin Zeyni Dahlan’ın

Hulasat-ül-kelam kitabında ve Eyyub Sabri Paşanın 1879

senesinde basılmış olan Tarih-i Vehhabiyan ve Mirat-ül-

Haremeyn kitaplarında uzun yazılıdır. Yüreği dayanabilenler oradan

okuyabilirler. Bunların, Osmanlı devleti tarafından nasıl

cezalandırıldıkları ve birinci cihan harbinden sonra, ingilizlerin bol

para ve silah yardımı ile tekrar nasıl devlet kurdukları da yazılıdır.]

Abdülvehhab oğlunun bu düşüncelerini yayması, Allah’ı

tevhidde halis olmak için ve müslümanları şirkten kurtarmak için

imiş. Müslümanlar şirk üzere imişler. Yani müşriklermiş, yani puta

tapan kâfirlermiş. Müslümanların dinini tazelemek için, dinde reform

yapmak için, ortaya çıkmış. Diğer maddelerde bu sapık fikirlerini ve

cevaplarını yazacağız. Burada önsöz mahiyetinde yazıyoruz.

Bu düşüncelerine herkesi inandırmak için, Ahkaf suresinin

5.âyet-i kerimesini, Yunus suresinin 106.âyet-i kerimesini ve Rad

suresinin 14.âyet-i kerimesini vesika olarak ileri sürmüştür. Halbuki

bunlara benzeyen, daha birçok âyet-i kerimeler vardır. Bu âyet-i

kerimelerin hepsi, puta tapan kâfirleri, müşrikleri bildirmek için

gönderildiğini, tefsir âlimleri sözbirliği ile beyan buyurmuşlardır.

Abdülvehhab oğlunun düşüncelerine göre, bir müslüman,

Peygamber efendimizden veya başka Peygamberlerden yahut

Velilerden, Salihlerden birinin kabrinin yanında veya uzakta iken

bundan (istigase) etse, yani sıkıntıdan, dertten kurtulması için

yardım istese, yahut o zatın ismini söyleyerek şefaat etmesini

dilese, yahut kabrini ziyaret etmek için gitmek istese, o müslüman

müşrik olurmuş. Allahü teâlâ, Zümer suresinin üçüncü âyetinde,

puta tapan kâfirleri bildirmektedir. Peygamberleri ve Evliyayı vesile

ederek dua eden müslümanlara müşrik diyebilmek için, bu âyet-i

kerimeyi ileri sürüyorlar. Müşrikler de putların yaratıcı olmadığına,

her şeyi Allahü teâlânın yarattığına inanıyorlardı diyorlar. Hatta

Ankebut suresinin 61. ve Zuhruf suresinin 87. âyet-i kerimesinde

mealen, (Bunları kimin yarattığını, onlara sorarsan, elbette Allah

yarattı derler) buyuruldu. Allahü teâlânın da böyle buyurduğunu

söylüyorlar. Kâfirler böyle inandıkları için değil, Zümer suresinin

3.âyetinde bildirilen, (Allah’tan başkalarını dost edinenler, onlar

Allahü teâlâya şefaat ederek bizi yaklaştırırlar derler) meali

şerifini söyledikleri için kâfir ve müşrik oluyorlar, diyorlar.

Peygamberlerin, Evliyanın kabirlerinden şefaat, yardım isteyen

müslümanlar da, böyle söyleyerek müşrik oluyorlarmış.

Abdülvehhab oğlunun, bu âyet-i kerimeyi ileri sürerek,

müslümanları kâfirlere, müşriklere benzetmesi, çok çürük, ahmakça

ve gülünç bir şeydir. Çünkü, kâfirler, şefaat etmeleri için putlara

tapınıyorlar. Allahü teâlâyı bırakıp, dileklerini yalnız putlardan

istiyorlar. Allahü teâlânın âlemlere rahmet olarak gönderdiği

Muhammed aleyhisselama ve getirdiği İslam dinine inanmıyorlar.

Biz Müslümanlar ise, Allah’a ve Resulüne iman ediyor, getirdiği

İslam dinine inanıyoruz. Zaten buna iman ettiğimiz için müslüman

oluyoruz. İman edenler ile putlara tapan müşrikler hiç mukayese

edilebilir mi? Hiç birbirine benzetilebilir mi? Üstelik bu müşrikler,

Peygamber efendimize iman etmemekle kalmayıp, Ona ve iman

eden müslümanlara her türlü eziyeti yapmış, sayısız harpler

etmişlerdi. Biz, Peygamberlere, Evliyaya tapınmıyor, her şeyi yalnız

Allah’tan bekliyoruz. Evliyanın vasıta, vesile olmasını istiyoruz.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen en sevgili kul, en büyük

Peygamber Muhammed aleyhisselam efendimizin şefaat etmesini

istiyoruz.

Kâfirler, putlarının diledikleri gibi şefaat edeceklerine, her

dilediklerini Allah’a mutlaka yaptıracaklarına inanıyorlar. Biz

Müslümanlar ise, Allahü teâlânın, sevdiği kullarına şefaat için izin

vereceğini, sevdiklerinin şefaatlerini ve dualarını kabul edeceğini,

Kur’an-ı kerimde bildirdiği için, Kur’an-ı kerimde bildirilen bu

müjdeye inandığımız, iman ettiğimiz için, Allahü teâlânın sevgilisi

olan yüce Peygamberimizden, sevgili kulları Evliyadan şefaat ve

yardım istemekteyiz.

Kâfirlerin putlara tapınması ile, müslümanların Evliyadan yardım

istemeleri birbirine benzetilemez. Bir müslüman ile bir kâfir,

görünüşte hep insandır. İnsanlıkları birbirlerine benzemektedir.

Fakat, müslüman, Allahü teâlânın dostudur. Sonsuz Cennette

kalacaktır. Kâfir olan ise, Allahü teâlânın düşmanıdır. Sonsuz

Cehennemde kalacaktır. Görünüşte birbirlerine benzemeleri, hep

aynı olacaklarına senet olamaz. Allahü teâlânın düşmanı olan

putlara, heykellere yalvaran ile, Allahü teâlânın sevgili

Peygamberine ve veli kullarına yalvaranlar, görünüşte

benzeyebilirler. Fakat, putlara yalvarmak, Cehenneme götürür.

Peygambere ve Evliyaya yalvarmak ise, Allahü teâlânın af

etmesine, merhamet etmesine sebep olur. (Allahü teâlânın sevdiği

kulları hatırlanırsa, Allahü teâlâ merhamet eder) hadis-i şerifi

meşhurdur. Bu hadis-i şerifi, aşağıda diğer maddelerde tekrar

bildireceğiz. Peygamberlere, Evliyaya yalvarınca, Allahü teâlânın

merhamet edeceğini, af buyuracağını bu hadis-i şerif de

göstermektedir.

Müslümanlar, Peygamberlerin, Evliyanın ilah, mabud, Allahü

teâlâya şerik, ortak olmadıklarına inanır. Bunların, Allahü teâlânın

aciz kulları olduklarına, ibadete, tapınmaya, yalvarmaya hakları

olmadığına inanır. Allahü teâlânın sevdiği, dualarını kabul eylediği

kulları olduğuna inanır. Maide suresi, 35.âyetinde mealen, (Bana

yaklaşmak için vesile arayınız) buyuruldu. Salih kullarımın

dualarını kabul ederim, dileklerini veririm buyuruyor. Buhari’de

ve Müslim’de ve Künuz-üd-dekaık’te bulunan hadis-i şerifte, (Elbet,

Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, bir şey için yemin etse,

Allahü teâlâ, o şeyi yaratır. Onu yalancı çıkarmaz) buyuruldu.

Müslümanlar, bu âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere inandıkları

için, Peygamberi ve Evliyayı vesile yapmakta, onlardan dua ve

yardım beklemektedir.

Evet, kâfirlerin bir kısmı, putlarının, heykellerinin yaratıcı

olmadıklarını, her şeyi Allahü teâlânın yarattığını söylüyorlar ise de,

putların tapınmaya hakları vardır, onlar dilediğini yaparlar ve

Allah’a da yaptırırlar diyorlar. Putlarını Allah’a şerik, ortak

yapıyorlar. Bir kimse, dünyada başkasından yardım istese, bana

elbette yardım yapar, onun her istediği kesinlikle olur dese, bu

kimse kâfir olur. Fakat, benim işim onun istemesi ile kesinlikle

olmaz. O bir sebeptir. Allahü teâlâ sebebe yapışanları sever.

Sebeple yaratmak Onun âdetidir. Sebebe yapışmış olmak için,

bundan yardım istiyorum, dileğimi Allah’tan bekliyorum. Peygamber

efendimiz de sebeplere yapışmıştır. Sebebe yapışmakla, o yüce

Peygamberin sünnetine uymuş oluyorum diyerek birisinden yardım

isteyen kimse sevap kazanır. İşi olursa, Allahü teâlâya hamd eder.

İşi olmazsa, Allahü teâlânın kazasına, kaderine razı olur.

Kâfirlerin puta tapması, müslümanların Peygamberden,

Evliyadan dua, şefaat, yardım istemelerine benzemez. Aklı olan,

doğru düşünebilen, bu ikisini birbirine benzetmez. Birbirinden başka

olduklarını iyi anlar. Zararı ve faydayı yaratan, ancak Allahü teâlâdır.

Ondan başkasının tapınmaya hakkı yoktur. Hiçbir Peygamber, hiçbir

Veli ve hiçbir mahlûk, hiçbir şey yaratamaz. Allah’tan başka yaratıcı

yoktur. Yalnız Allahü teâlâ, Peygamberlerinin, Velilerinin, salih

kullarının, yani sevdiği kullarının isimlerini söyleyenlere, onları vesile

edenlere merhamet eder. Dilediklerini verir. Böyle olduğunu, kendisi

ve sevgili Peygamberi haber vermiştir. Bu haberlere uyarak

müslümanlar da böyle inanmaktadır.

Müşrikler, kâfirler ise, putların bir şey yaratmadığını bildikleri

halde, putları ilah ve mabud biliyorlar. Putlara tapınıyorlar. Kimisi

üluhiyyette müşrik oluyor. Kimisi de, ibadette müşrik oluyorlar.

(Putlarımız bize şefaat edecektir. Allah’a yaklaştıracaktır) dedikleri

için, müşrik olmuyorlar. Putları mabud bildikleri için, putlara

tapındıkları için müşrik oluyorlar.

Peygamber efendimiz, (Bir zaman gelecek, kâfirler için

gelmiş olan âyet-i kerimeleri, müslümanları kötülemek için

vesika olarak kullanacaklardır) buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte,

(En çok korktuğum şey, âyet-i kerimeleri Allahü teâlânın

dilemediği yerlerde kullanacak kimselerin ortaya çıkmasıdır)

buyurdu. Bu hadis-i şeriflerin ikisini de Abdullah bin Ömer

“radıyallahü anhüma” bildirdi. Bu iki hadis-i şerif, mezhepsizlerin,

zındıkların türeyeceklerini ve kâfirleri bildiren âyet-i kerimelerin

müslümanlar için geldiğini söyleyeceklerini, Kur’an-ı kerime iftira

edeceklerini bildirmektedir.

 

Müminler, Allahü teâlânın sevdiğine inandıkları kimselerin

mezarlarını ziyarete gidiyorlar. Allahü teâlânın sevdiği kullarını

vasıta, vesile ederek, Allahü teâlâya yalvarıyorlar. Peygamber

efendimiz ve Eshab-ı kiram da böyle yaparlardı. Peygamber

efendimiz, (Ya Rabbi, istediklerini vermiş olduğun kullarının

hakkı için, hürmeti için senden istiyorum) duasını okurdu. Bu

duayı Eshabına öğretir ve okumalarını emrederdi. Müminler de,

böyle dua etmektedir.

Hazret-i Ali’nin validesi olan Fatıma binti Esed vefat edince,

Resulullah kabre koydu ve (Ya Rabbi, bana annelik yapan Fatıma

binti Esedi af eyle! Peygamberinin ve benden önce gelmiş olan

Peygamberlerinin hakkı için, ona rahmetini bol eyle) diye dua

eyledi. Gözlerinin açılması için dua isteyen birisine, iki rekat namaz

kılmasını, sonra (Ya Rabbi, kullarına merhamet ederek

göndermiş olduğun Peygamberin Muhammed aleyhisselamın

hürmeti için, Onu vesile ederek, senden istiyorum. Sana

yalvarıyorum. Ya Muhammed “aleyhisselam”! Seni vesile

ederek, duamı kabul edip, dileğimi ihsan etmesi için Rabbime

yalvarıyorum. Ya Rabbi, duamın kabul olması için, o yüce

Peygamberi bana şefaatçi eyle) duasını okumasını emir buyurdu.

Âdem aleyhisselam, yasak edilen ağaçtan yiyerek, (Seylan)

yani Serendib adasına indirilince, (Ya Rabbi, oğlum Muhammed

aleyhisselam hürmetine beni af et) duasını yaptı. Allahü teâlâ da,

(Ey Âdem, Muhammed aleyhisselamı vesile ederek, yerdekiler

ve göktekiler için şefaat isteseydin, şefaatini kabul ederdim)

buyurdu.

Hazret-i Ömer, Hazret-i Abbas’ı beraber götürüp, onu vesile

ederek, yağmur duası yapmış, duası kabul olmuştur.

Gözlerinin açılmasını isteyen birisine, okuması emrolunan

duada, (Ya Muhammed! Seni…) demek, Evliyayı vesile ederken

ismini söyleyerek yalvarmanın caiz olduğunu göstermektedir.

Eshab-ı kiramın ve Tabi’inin hayatını bildiren kitaplar, kabir

ziyaretinin ve ismini söyleyerek şefaat istemenin ve meyyiti vesile

kılmanın meşru ve caiz olduğunu gösteren vesikalarla doludur.

İbni Hacer-i Hiytemi’nin Minhac şerhi olan Tuhfe kitabına

haşiyeleri ile meşhur Muhammed bin Süleyman şafi’i, Abdülvehhab

oğlunun bozuk ve sapık bir yolda olduğunu, âyet-i kerimelere ve

hadis-i şeriflere yanlış manalar verdiğini, vesikalarla ispat etmiştir.

Kitabında şöyle demektedir:

(Ey Abdülvehhab oğlu! Müslümanlara dil uzatma, sana Allah

rızası için nasihat ediyorum. Allah’tan başka yaratıcı olduğunu

söyleyen varsa, ona doğruyu bildir! Vesikalar göstererek onu doğru

yola çevir! Müslümanlara kâfir denilemez! Milyonlara kâfir dememek

için, bir kişiye kâfir demek daha doğru olur. Sürüden ayrılan

koyunun tehlikede olduğu muhakkaktır. Nisa suresinin (Doğru yol

gösterildikten sonra, Peygambere uymayan, imanda ve amelde

müminlerden ayrılan kimseyi, küfür ve irtidadda bırakır ve

Cehenneme atarız) mealindeki 115. âyet-i kerime, Ehl-i sünnet ve

cemaatten ayrılmış olanların halini göstermektedir.)

Kabir ziyaretinin caiz ve faydalı olduğunu bildiren hadis-i

şerifler, pek çoktur. Eshab-ı kiram ve Tabi’in-i izam, Peygamber

efendimizin mübarek türbesini ziyaret ederlerdi. Bu ziyaretin nasıl

yapılacağını ve faydalarını bildirmek için kitaplar yazılmıştır.

Bir Veliyi vesile ederek dua etmek, ismini söyleyerek ondan

yardım istemek, hiç zararlı değildir. İsmi söylenen zatın, tesir

edeceğine, istenileni elbet yapacağına, gaybları bileceğine inanmak

küfür olur. Müslümanlar böyle inanmıyor ki, kötülenebilsin.

Müslüman, Allahü teâlânın sevgili bir kulundan, yalnız vesile

olmasını, şefaat etmesini, dua etmesini ister. İstenileni yaratan

yalnız Allahü teâlâdır. Maide suresi, 27.âyetinde mealen, (Mütteki

kullarımın duasını kabul ederim) buyuruldu. Bunun için,

sevdiklerinden dua istenir. Meyyitten, istekleri vermesi değil, Allahü

teâlânın vermesine vasıta olması istenir. Vermesini istemek caiz

değildir. Müslümanlar bunu istemez. Verilmesi için vasıta olmasını

istemek caizdir. İstigase ve İstişfa ve Tevessül kelimeleri de, hep

vasıta, vesile olmayı istemek demektir.

Her şeyi yaratan, yapan yalnız Allahü teâlâdır. Bir şeyi yaratmak

için, başka bir mahlûkunu vasıta ve sebep yapması, Allahü teâlânın

âdetidir. Allahü teâlânın bir şeyi yaratmasını isteyenin, o şeyin

yaratılmasına vesile olan sebebe yapışması lazımdır. Peygamberler

hep sebeplere yapışmışlardır.

Allahü teâlâ sebebe yapışmayı övmektedir. Peygamberler

sebeplere yapışmayı emir etmektedir. Dünyadaki olaylar, hadiseler

de, sebebe yapışmanın lazım olduğunu göstermektedir. Bir şeye

kavuşmak için, o şeyin sebebine yapışılır. O sebebi, o şeye sebep

yapan ve insanın o sebebe yapışmasını sağlayan, o sebebe

yapıştıktan sonra, o şeyi yaratan, hep Allahü teâlâ olduğuna

inanmak lazımdır. Böyle inanan bir kimse, bu sebebe yapışmakla, o

şeye kavuştum diyebilir. Bu sözü, o şeyi sebep yarattı demek

değildir. Allahü teâlâ, o şeyi bu sebeple yarattı demektir. Mesela

(İçtiğim ilaç ağrımı kesti), (Seyyidet Nefise hazretlerine adak

yapınca, hastam iyi oldu), (Çorba beni doyurdu), (Su, hararetimi

giderdi) sözleri, bu şeylerin hep vesile ve vasıta olduklarını

göstermektedir. Bunlar gibi konuşan müslümanlar, yukarıda

bildirdiğimiz gibi inanmaktadır. Böyle inanana kâfir denemez.

Vehhabiler de, diri olandan, yanında bulunandan bir şey istemek

caizdir diyor. Birbirlerinden ve hükümet memurlarından çok şey

istiyorlar. Vermeleri için yalvarıyorlar. Uzakta olandan ve ölüden

istemek şirktir, diriden istemek şirk olmaz diyorlar. Ehl-i sünnet

âlimleri ise, birisi şirk olmayınca, öteki de şirk olmaz diyor.

Aralarında fark yoktur diyor.

Her müslüman, imanın, İslam’ın şartlarına, farzların farz

olduklarına ve haramların haram olduklarına inanmaktadır. Her

müslümanın, yaratıcı, yapıcı yalnız Allah olduğuna, Allah’tan

başkasının yaratmadığına inanmış oldukları da meydandadır.

Namaz kılmayacağım diyen bir müslümanın, şimdi veya burada

kılmayacağım veya kılmış olduğum için kılmayacağım demek

istediği anlaşılır. Ben hiç namaz kılmak istemiyorum demek istiyor

diye, kimse buna dil uzatamaz. Çünkü, söz sahibinin müslüman

olması, ona küfür, şirk damgasını vuracak dilleri kesmektedir. Kabir

ziyaret eden, meyyitten yardım, şefaat isteyen, şu işim olsun diyen

bir müslümana, küfür, şirk damgasını basmaya kimsenin hakkı

yoktur. Bu sözleri söyleyenin veya kabir ziyaret edenin, ya

Resulallah, bana şefaat et diyenin müslüman oluşu, bu sözlerinin ve

işlerinin caiz ve meşru olan imanla ve düşünce ile olduğunu

göstermektedir.

Yukarıdaki bilgiler iyi anlaşılır ve iyi düşünülürse, Abdülvehhab

oğlunun inançları ve yazıları temelinden yıkılmış ve çürütülmüş olur.

Bununla beraber, bozuk yolda olduğunu, müslümanlara iftira ettiğini

ve İslamiyet’i içten yıkmaya çalıştığını vesikalarla ispat eden çok

sayıda kitap yazılmıştır.

Zebid müftüsü Seyyid Abdurrahman, vehhabilerin bozuk yolda

olduğunu göstermek için (Arabistan’ın doğu tarafından kimseler

çıkar. Kur’an-ı kerim okurlar. Fakat, Kur’an-ı kerim

boğazlarından aşağı inmez. Ok yaydan çıktığı gibi dinden

çıkarlar. Yüzlerini kazırlar) hadis-i şerifi yetişir buyuruyor. Başı,

yanakları tıraş etmeyi, Abdülvehhab oğlunun kitapları emir

etmektedir. Diğer sapık fırkaların hiçbirisinde böyle bir emir yoktur.

Vehhabilikten önceki müslümanlar kâfirmiş!

Süud bin Abdülaziz, Mekke’ye ve Medine’ye hücum ettiği

zaman Resulullah efendimizin türbesinden başka, Eshab-ı kiramın

ve Ehl-i beytin ve Evliyanın ve Şehidlerin türbelerinin hepsini yıktılar.

Kabirleri, belirsiz hâle getirdiler. Resulullah efendimizin mübarek

türbesini de yıkmaya başladılar ise de, eline kazma alanın aklına

veya bedenine sakatlık geldiğinden bu cinayeti işleyemediler.

Medine’ye girdikleri zaman, Süud, müslümanları bir araya toplayıp,

(Vehhabilik gelmesi ile, dininiz şimdi tamam oldu. Allah sizden

razı oldu. Babalarınız kâfir idi, müşrik idi. Onların dinlerine

uymayınız! Onların kâfir olduklarını herkese anlatınız!

Resulullahın türbesi önünde durup, Ona yalvarmak yasaktır.

Türbenin önünden geçerken, Esselamü âla Muhammed denir.

Ondan şefaat istenmez) gibi, müslümanları kötüleyen şeyler

söyledi.

Süud, çarşılarda, pazarlarda, sokaklarda, adamlar bağırtıp,

(Süud’un dinine giriniz! Onun geniş olan gölgesine sığınınız!)

dedirtti. Müslümanları Abdülvehhab oğlu Mehmed’in dinine sokmaya

zorladı.

Süud bin Abdülaziz, her tarafa zulüm, işkence ateşlerini

yağdırdığı sırada, Ehl-i sünnet âlimlerinden birini çağırıp,

(Peygamber mezarında diri midir? Yoksa bizim inancımıza

uygun olarak, herkes gibi ölü müdür?) deyince, (Resulullah

bizim bilmediğimiz bir hayatla diridir) cevabını aldı. Süud’un bu

suali sorması, onun cevap veremiyeceğini düşünerek, işkence ile

öldürmek içindi. (Peygamberin, kabrinde diri olduğunu, bize

göster de sana inanalım. Saçma sapan sözlerle cevap verirsen,

benim hak dinimi kabul etmemekte inatçı olduğun

anlaşılacağından, seni öldürürüm) dedi. Ehl-i sünnet âlimi,

(Dışarıdan bir şey gösterip de seni inandırmaya

çalışmayacağım. Geliniz, birlikte Medine-i münevvereye

gidelim! (Muvacehe-i saadet) penceresi önünde duralım. Ben

selam vereyim. Selamıma cevap verirse, inanırsın. Resulullah

efendimizin, Kabri saadetinde diri olduğunu, selam verenleri

işittiğini ve cevap verdiğini anlamış olursun. Selamıma cevap

verilmezse, benim yalancı olduğum anlaşılır. Bana istediğin

cezayı verebilirsin) dedi. Süud, bu sözleri işitince, Ehl-i sünnet

âlimini salıverdi. Süud, bu cevaba çok kızmıştı. Çünkü, bu işi

yapsaydı, kendi inancına göre, kendisi de kâfir, müşrik olurdu.

Şaşırıp kaldı. Çünkü, buna karşılık verebilecek bir bilgisi yoktu. Rezil

olmamak için, âlimi serbest bıraktı. Sonra, kendi adamlarından

birine, bu hocayı bulup öldüreceksin ve ölüm haberini bana hemen

bildireceksin dedi. Allahü teâlânın takdiri ile, bu vehhabi bir yoluna

getirip de, o zatı öldüremedi. Bu korkunç haber, ağızdan ağza, o

zata kadar ulaştı. Bu mücahid zat, artık Mekke’de bulunmanın doğru

olmayacağını düşünerek, başka yere hicret etti.

Süud, mücahid zatın Mekke’den çıktığını haber aldı. Arkasından

kiralık katil gönderdi. Bu katil, (Bir Ehl-i sünneti öldüreceğim, çok

sevap kazanacağım!) diyerek, gece gündüz durmadan gitti.

Mücahid zata yetişti ise de, o zat, biraz önce kendi eceli ile vefat

etmiş idi. O zatın devesini bir ağaca bağlayıp, su aramak için, bir

kuyu başına gitti. Gelince, yalnız deveyi gördü. O zatı bulamadı.

Süuda gidip olanları söyledi. Süud, (Evet, evet! Ben o zatın zikir

ve tesbih ile göklere çıkarıldığını rüyada gördüm. Nur yüzlü

kimseler, bu cenaze filan zattır. Ahir zaman Peygamberine

dürüst inandığı için, cenazesi semaya kaldırıldı dediğini işittim)

cevabını verince, (Beni böyle mübarek bir zatı öldürmek için,

gönderirsin. Allahü teâlânın ona olan ihsanını gördüğün halde,

bozuk inancını düzeltmezsin) diyerek sövüp saydı. Kendi tevbe

etti. Süud, adamının bu sözlerine kulak bile vermedi.

Süud, Medine ahalisini Mescid-i Nebiye toplayıp, Mescid

kapılarını kapatıp, kürsüye çıktığı zamanda ise şöyle demişti:

(Ey cemaat! Size nasihat vermek ve emirlerime uymanızı

tembih etmek için buraya topladım. Ey Medine ahalisi! Bugün

dininiz tamam oldu. Müslüman oldunuz. Allah’ı sevindirdiniz.

Artık babalarınızın, dedelerinizin bozuk olan dinlerine

özenmeyiniz! Allah’ın onlara rahmet etmesi için dua etmeyiniz!

Onların hepsi şirk üzere öldüler. Müşrik idiler. Allah’a nasıl

ibadet edeceğinizi, nasıl dua edeceğinizi, din adamlarımıza

verdiğim kitaplarda bildirdim. Din adamlarımın bildirdiklerine

uymayanlarınız olur ise, mallarınızın ve eşyanızın,

çocuklarınızın ve kadınlarınızın, kanınızın, askerim için mubah

olduğunu biliniz! Hepinizi zincire bağlayıp, işkence yapacaklar

ve öldüreceklerdir. Peygamberin türbesi önünde, dedelerinizin

yaptığı gibi salat ve selam söylemek için saygı ile durmak,

vehhabilik dininde yasaktır. Türbe önünde durmayıp, geçip

gitmeli. Giderken yalnız, (Esselamü ala Muhammed) demelidir.

Peygambere saygı, imamımız Muhammed bin Abdülvehhab’ın

ictihadına göre bu kadar yetişir.)

Aslında birkaç satırını yazdığımız sözlerinde, bunların ne

derece sapık oldukları açıkça görülmektedir. Vehhabiler, Âdem

aleyhisselamın peygamber olduğuna inanmadıkları için ve bütün

müslümanlara müşrik yani kâfir dedikleri için, kâfir olmaktadır.

Türkiye’deki vehhabiler kendilerine selefiye demektedirler. Selefiye,

vehhabiliğin kamufle adıdır. [Selefiyecilik nedir maddesine bakınız]

Aşağıda yazacağımız inançlara sahip olanlar vehhabidir.

Vehhabilerin üç temel inancı

Abdülvehhab oğlunun Kitab-üt tevhid ve torununun buna

yaptığı Feth-ül mecid adındaki şerhde, 250’den fazla bozuk

inanışları vardır. Bunların temeli, üç meseledir.

Diyorlar ki:

1- Amel [ibadet], imanın parçasıdır, azalır çoğalır. Bir farzı

yapmayan, mesela farz olduğuna inandığı halde, tembellikle namaz

kılmayan kâfir olur. Bu öldürülür, malları vehhabilere taksim edilir.

2- Peygamberlerin ve Evliyanın ruhlarından şefaat isteyen,

bunların mezarını ziyaret edip, bunları vesile ederek dua eden kâfir

olur. Kabirde olandan işitmeyenden dua istemek şirktir. Ölü ve

uzakta olan diri, işitmez ve cevap vermez. Bunların fayda ve

zararları olmaz. Ölmüş peygamberden de bir şey istemek şirktir.

3- Mezarlar üzerine türbe yapmak ve türbelerde namaz kılmak

ve ölülerin ruhlarına sadaka adamak, caiz değildir. Haremeyn halkı

şimdiye kadar kubbelere, duvarlara tapındı. Sünniler ve Şiiler bunun

için müşriktir. Bunları öldürmek, mallarını yağma etmek helaldir,

kestikleri leş olur.

Diğer yanlış inançlarından bazıları:

1- Bir Mezhebe uymayı kabul etmezler.

2- (Türbelerdeki Evliyaya tevessül etmek, şirktir.

Peygamberlerin ve Evliyanın mezarlarına türbe yaptırmak, Allah’tan

başka şeylere tapınmaktır. Her türbe puthanedir. Bunların çoğu Lat

ve Uzza putları gibidir. Müslümanların çoğu müşrik oldu) derler.

3- Şefaate inanmazlar.

4- Keramete inanmazlar.

5- Tasavvufa inanmazlar. Bu konuda şöyle diyorlar:

(Tasavvufun başlangıcı, Hind yahudilerinin bir oyunudur. Eski

yunanlılardan alınmıştır. Tasavvufcular, şirk ve küfür üzeredir.

Bunların kitapları, Ebu Cehlin hatırlarına gelmeyen şirk ile doludur.

Mürid şeyhine tapınıyor. Evliyanın mezarlarını putlaştırıyorlar.

Onlara tapınıyorlar. Mısırlıların en büyük mabudları Ahmed

Bedevidir. Muhyiddin-i Arabi, yeryüzünün en büyük kâfiridir.)

6- Allahü teâlâ için adak yapmak ve hayvan kesmek ve bunların

etlerini fakirlere dağıtıp, sevaplarını Peygamberlere ve Evliyaya

hediye etmek şirk diyorlar.

7- Resulullahı övmeye, Ondan şefaat istemeye şirk, böyle

yapan müslümanlara müşrik, yani puta tapan kâfir damgasını

basarlar. (Ölüler kendilerine söylenileni duymazlar. Ölüden dua,

şefaat istemek, ona tapınmak olur. Mescid-i nebeviye namaz kılmak

için girenin, selam vermek için, kabre gitmesi, Hücre-i saadeti

ziyaret için, uzak yerlerden gelmek yasaktır) derler.

Resulullahı metheden imam-ı Busayri’nin (Kaside-i

bürde)sinden örnek vererek: (Bu sözler Allah’tan başkasına

güvenmek, mahlûku büyültmektir. Şirktir) derler.

8- (Arş kadimdir), (Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile

beraber oturması için Resulullaha da yer bırakır) derler.

9- Sebeplere yapışmaya, vesileye, tevessüle şirk derler.

Not: Bütün bu bozuk inanç ve iddialarına diğer maddelerde

cevap verilmiştir.

İbahilik nedir?

Sual: Vehhabilik, selefilik adı altında sinsice hızla yayılıyor.

Mezhep, âlim falan tanımıyorlar. Vehhabi olmayana kâfir diyorlar.

Vehhabilikten önce ölenlerin de müşrik yani kâfir olarak öldüklerini

söylüyorlar. İslam âlimleri Vehhabilerin kâfir olduklarını bildirmiş

midir?

CEVAP

Vehhabiliği ingilizler kurdurmuştur. Vehhabilerin kâfir

olduklarına dair bir çok kitap yazılmıştır.

Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Mekke’nin müftisi ve reis-üluleması

ve Şafii şeyhul-hutebası idi. Birçok eserleri olup, (Hülasatül-

kelam fi beyani umerail beledil-haram)(Firreddi alelvehhabiyyeti-

etba-ı mezhebi İbni Teymiyye) ve (Ed-Dürer-üsseniyye)

kitaplarında Vehhabilerin içyüzlerini açıklamakta, yanlış

yolda, sapık olduklarını âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle

göstermektedir.

Yusüf Nebhani’nin (Şevahid-ül-hak) kitabında, ikinci

Abdülhamid hanın bahriye mirlivası [amirali] Eyyub Sabri Paşanın

(Tarihi Vehhabiyan) ve (Mirat-ül-Haremeyn) kitaplarında da iç

yüzleri yazılıdır.

İbni Abidin’in üçüncü cildinde bagileri anlatırken ve (Nimet-i

İslam) kitabının nikah bahsinde, Vehhabilerin ibahi yani dinsiz

oldukları açıkça yazılıdır.

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:

Vehhabiler, kendilerini Müslüman sayıp, vehhabilere muhalif

olanların müşrik olduğuna inanırlar. Bundan dolayı Ehl-i sünneti ve

Ehl-i sünnet âlimlerinin öldürülmesini mubah görürler. (Redd-ülmuhtar)

Nimet-i İslam kitabını her yerde bulmak mümkündür. Bu kitapta

Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmek caiz olduğu bildirilirken

Vehhabilerle evlenmenin caiz olmadığı bildiriliyor. Şirk sebebiyle

muharremattan olanlar bahsinde bâtıniyye ile evlenmenin haram

olduğu bildirildikten sonra, 1 numaralı dipnotta deniyor ki:

(Bâtınıyye ki, onlara Talimiyye ve İsmailiyye ve İbahiyye dahi

denir. Son asırlarda onlar vehhabiyye ismini almışlardır Ve din

kisvesi içre, öteden beri dinsiz oldukları halde ehl-i dine ihanet ede

gelmişlerdir.)

Not: Nimet-i İslam kitabı, herkes tarafından en sahih ilmihal

olarak kabul edilmektedir. Mezhepsizler bile bu kitabı övmektedir.

Mezhepsizliği savunmak için (Mezhepsizlik Yaygarası) isimli kitap

yazan müteveffa Ahmet Gürtaş bile, adı geçen yaygarasında

Nimet-i İslam için “Şaheser” tabirini kullanmıştır. İbni Âbidin

hazretlerinin Redd-ül-muhtar kitabı ise en sahih, en kıymetli fıkıh

kitabıdır.

Kâfir mi, bidat sahibi mi?

Sual: Vehhabiler için, Herkese Lazım Olan İman kitabında,

bidat sahibi denirken, İslam Ahlakı kitabında ise, kâfir deniyor. Bu

fark nereden ileri geliyor?

CEVAP

Konular anlatılırken, bunların o hususlardaki bazı iddia ve

inanışları küfür oluyor, bazıları bid’at oluyor. Küfür olan inanışları

yüzünden kâfir, bid’at olan inanışları yüzünden bid’at ehli deniyor.

Mesela, (Peygamberler, kabirlerinde, namaz kılarlar) gibi hadis-i

şerifleri tevil ediyorlar, bu konularda bid’at ehli oluyorlar. (Herkese

Lazım Olan İman)

İdris, Şit ve Âdem aleyhimüsselamın peygamber olduklarını

inkâr ettikleri için ve Müslümanlara müşrik dedikleri için kâfir olurlar.

(İslam Ahlakı)

Vehhabilerin kâfir oldukları, Nimet-i İslam kitabının nikah

bahsinde de yazılıdır.


    Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


    HIZLI YORUM YAP

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.