Yazar Şefik Asan’ın yeni çıkacak olan öykü kitabından gerçek yaşanmış bir hikâye ‘KİTAPLARIMI İSTİYORUM’

Yazar Şefik Asan’ın yeni çıkacak olan öykü kitabından gerçek yaşanmış bir hikâye ‘KİTAPLARIMI İSTİYORUM’

“KİTAPLARIMI İSTİYORUM”

İsmail, o sabah da geç gelmişti. Ama bu kez neşesizdi. Yüzünde, her dem görmeye alıştığımız o tatlı gülücüklerden eser yoktu. Canı bir şeye sıkılıyor gibiydi.

Adana-İstanbul arası uzun bir yol olmalı.. Ben hiç Adana’ya gitmedim. Ama İstanbul’a en son gelenler Adanalı arkadaşlarım İsmail’le Nedim olurdu hep. Yalnız, bu kez Nedim, İsmail’le değildi. Nedim, Ankara grubuyla İsmail’den önce gelmişti.
İsmail’le Nedim, gecenin bir saatinde Adana’dan otobüse biner, sabahın geç saatlerinde İstanbul’a varırlardı. Ankara’dan gelenler yol kısa olduğu için sabahın köründe İstanbul’da olurdu. İzmirliler biraz daha geç gelirdi İstanbul’a. En son gelen Adanalılar olurdu ki, İsmail o gün Nedim olmadan yolculuk etmişti.

O sabah, ben herkesten önce varmıştım buluşma yerimiz olan kahvehaneye. Gazete okuyarak ve kahvehane ocakçısının demine ustalığını kattığı nefis sabah çayını yudumlayarak arkadaşları beklemeye başladım. Buranın çayının güzelliği hakkında herkes aynı fikirdeydi. Çay mı yaz aylarında daha bir çay tadı veriyordu, yoksa biz mi onun lezzetini seviyorduk bilemiyorum. Kış aylarında, kapalı ortamda sigara dumanıyla boğulan bir kahvehanede içilen çayın, çay tadını hissetmek daha zordur. Bu yüzden dava arkadaşlarımla yaz günü, kahvehanenin dışında kurulu masaların birinde oturarak, sabahın temiz havasıyla birlikte çayı yudumlamak, daha bir çay tadı veriyordu belki bize. Ama buranın, yağlığı omuzundan hiç düşmeyen yaşlı ve deneyimli ocakçısının, dem ustalığını da unutmamak gerekir. Benim gibi bir çay tiryakisinin o ustalığı ve lezzeti ayırt etmemesi olanaklı mı? Hele de o ince belli bardağı, ortasından kavrayarak fırt çekmek yok mu? Ben evdeyken fincanda çay içmeyi severim. Ama bir kahvehanin dış eklentisinde, açık havada, ya da bir çay bahçesinde, ideal bir mankenin bedenine has ince belli bardağı avucumun içine alarak, içindeki demli çayı kokusuyla birlikte içmek, vazgeçilmez bir keyiftir benim için.




Ondan dolayıdır ki, öykümüzün başladığı yerde, bekleme sırasında tattığımız çay keyfini anmadan konuya girmek istemedim. Yolun kenarında, üç katlı bir yapının altında kurulu o kahvehane, duruşma günlerinin sabahlarında bizim buluşma yerimizdi. İlk gelenler burada oturur, temiz havayı soluyarak, günün gelişmelerini değerlendiren sohbetlere girer ve çaylarını yudumlardı. Öykümüzün başladığı sabah, en erken ben geldiğim için, ilk çayı yalnız başıma içmiştim. İkinci arkadaş geldiğinde bir yenisini ısmarlamak üzereydim. Derken, üçüncü arkadaş ve diğerleri, art arda gelip kahvehanenin dışında ki masalarda yerlerini aldılar.
Burası, Gaziosmanpaşa’ya bağlı Beşyüzevler semtinde, yol üzerinde kurulu bir kıraathaneydi.

Gide gele, gide gele burayı durak edinerek, çayının da tiryakisi olmuştuk. Tam olarak Metris Cezaevi’nin karşısındaydık ki, toplandığımızda ve de mahkeme saati geldiğinde, avukatlarımızla birlikte, oradaki mahkeme salonuna, duruşmaya gidiyorduk. Neredeyse haftada bir buradaydık. Yaklaşık altı ay önce, bir yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilmiştik. Şimdi, tutuksuz yargılanıyorduk. Askeri mahkemenin aldığı bir kararla, her duruşmaya tam kadro halinde katılmak zorundaydık. Normalde, yargılanmanın bu evresinde sanıklar, mahkeme kararıyla duruşmadan vareste tutulur ve isterlerse oturumlara katılmayabilirlerdi.

Ama duruşma yargıcı, üç kişilik bir heyet olduğu halde özellikle duruşma yargıcı, bir karar çıkartarak her oturuma eksiksiz tam kadro halinde katılmamızı zorunlu kılmıştı. Hastalık halinde dahi, mutlaka resmi doktor raporu getirmek gerekiyordu. Öylesine bir despoluk işte. Şeytan azapta görsün diye herhalde!

İsmail, en son gelendi gene, ama hiç değilse zamanında ulaşmıştı İstanbul’a. Adana’dan gelenler bazen çok geç gelir ve biz onları beklemeden duruşmaya girmek zorunda kalırdık.

O sabah, İsmail neşesiz, durgun ve morali bozuk görünüyordu. Bir çay içecek kadar zamanımız vardı, ama o üstüste üç çay içmeden yerinden kalkmak istemedi. Belki de yalnız yolculuk etmiş ve akşamdan kalmaydı da, çok çay içerek kendine gelmek istiyordu diye düşündüm, ama bunu ona söylemedim. Üçüncü bardağı bitirmesini de bekledik. Ardından kalkıp karşıya geçerek, yaklaşık yüz metre ilerdeki duruşma salonuna doğru yürümeye başladık.

İsmail, çok sevdiğim bir arkadaşım ve meslektaşımdı. Yürürken yanına yanaştım ve bir sıkıntısının olup olmadığını sordum. Yok dedi. Bu kez, Nedim ondan ayrı Ankara’dan geldiği için, yalnız başına kaldığını ve uzun süren bir araba yolculuğunun ardından yorgun düştüğünü neşesiz göründüğünü söyledi. Pek inandırıcı gelmedi bana. Zaten ketum bir arkadaştı. Kolay kolay içini açmazdı herkese. Ama İsmail’in yüzünde, içten içe verdiği bir savaşımın yansımaları vardı sanki. Bildiğim en önemli dertlerinin başında geçim sıkıntısı geliyordu.

İsmail, 12 Eylül’den önce bir parlamenterdi ve milletvekili maaşından başka bir geliri yoktu. Milletvekili olmadan önce de öğretmendi ki, Adanalılar onu, kendilerini temsil etsin diye parlamentoya göndermişlerdi. Ne var ki, 12 Eylül Askeri Darbesi parlamontoyu feshetmiş, milletvekillerinin de maaşlarına elkoymuştu. Oysa milletin onlara verdiği sürenin dolmasına daha iki yıl vardı. Öte yandan, öğretmenliğe geri dönmesine de izin vermediler. Bu nedenle İsmail kendisiyle birlikte, dört çocuğu ve karısını geçindirmekte zorluk çekiyordu. Üstüne üstlük, ihtilâlden bir süre sonra Türkiye Barış Derneği yönetim kurulu üyesi olmasından dolayı bizimle birlikte tutuklanmış ve bir yıl cezaevinde kalmıştı. Çoğumuzun ekonomik sıkıntıları vardı, ama İsmail’in durumu daha ağırdı. Olabildiğince yardımlaşıyorduk, ama esas destek yakınlarımızdan geliyordu ki, onlar da olmasa aç kalırdık. Bunlar yetmezmiş gibi, bir de, Birinci Ordu 2.Nolu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin, inadına aldığı duruşmaya devam etme kararı… Ekonomik zorlukların yanında, Adana’dan, Ankara’dan, İzmir’den gelen arkadaşların çektiği yolculuk çilesi… Biz İstanbul’da olanlarımız da daha az bir çileye tabi değildik. Metris Cezaevi İstanbul’un bir ucundaydı. Her hafta yollardaydık.

Duruşma salonuna girdik ve oturduk. Avukatlarımız da yerlerini aldılar ve her zamanki gibi, tutuklu muamelesine tabi tutarak, elleri coplu askerleri başımıza diktiler.

Derken, mahkeme heyeti salonu girdi. Hepimiz ayağa kalktık. Heyet oturduktan sonra biz de yerlerimize iliştik.
Mahkeme heyeti, bir piyade albayı (başkan), bir yargıç binbaşı (duruşma yargıcı) ve bir yargıç yüzbaşından oluşuyordu ama heyete, başkan olan piyade albayı değil de, ortada oturan duruşma yargıcı egemendi. Mahkemeyi o yönetiyor, sorguyu o yapıyor, sanıkları o sıkıştırıyor, avukatları ve bizi o azarlıyordu. O ne istiyorsa diğer iki üyeye de yaptırıyordu.

Dosyada bulunan sözde kanıtların değerlendirilmesi aşamasındaydık. Bunlar bitince askeri savcı esas hakkındaki mütalaasını okuyacak, ardından biz ve avukatlarımız son savunmalarımızı yapacaktık. En sonunda mahkeme, bütün bunları değerlendirip kararını verecekti. Bu anlattığım, mahkemenin seyri, usulüdür. Bu usuller yerine getirilecekti de, bulunduğumuz yerde, bütün bunlara hiç gerek yoktu. Çünkü mahkemenin kararı, duruşma yargıcının tutumuyla çoktan belliydi. Aslında yargıçlar, daha doğrusu yargıç olanlar mahkeme boyunca niyetlerini belli eden konuşmalardan kaçınır, söyleyeceklerini, en son verdikleri kararlar la ortaya koyarlardı. Ama bizim duruşma yargıcı daha baştan, yaygın bir hukuk terimi ile ‘ihsas-ı reyde’ bulunmuştu. Yani oyunu sezdirmişti. Bunu biliyorduk ve onun adı, kesin mahkûmiyetti. Kurt kuzuyu yemeğe karar vermişti de, yargılama süresince ona bir kılıf uydurulmaya çalışılıyordu.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Otağ Tv Şehadetinin 100. Yılında Kozanlı Şehit Kaymakam Saim Bey Belgeseli Hazırladı




Heyet oturduktan sonra iki er, tomar tomar klasörleri getirip onların önlerine yığdı. O klasörlerde bizimle ilgili ‘kanıtlar’ vardı. 12 Eylül 1980’e kadar yasal sayılan ve amacı sadece dünyada adil ve kalıcı barışı savunmak olan bir entelektüel kuruluştu Barış Derneği. Hükümet komiserinin huzurunda yapılmış toplantılarda gerçekleştirilen konuşmalar, yazışmalar, bildiri metinleri falan vardı o dosyalarda. İhtilâlden önce normal kabul edilen o konuşmalar ya da yazılar, şimdi askeri yönetim tarafından suç unsuru sayılarak, kanıt olarak dosyalanıp karşımıza çıkarılıyordu. Bu duruşmaların seyri belliydi. Yargıç, dosyadan kopardığı bir kâğıdı okur ve içinden sorular çıkararak bizi sorguya çekerdi. Bugünün gündemi de aynıydı. Duruşma yargıcı bir dosyadan çıkardığı evrakı tam okumak üzereydi ki, benim arkamdaki sırada oturan İsmail ayağa kalktı.
“Bir dilekçem var efendim,” dedi.

O ana dek İsmail, bize herhangi bir dilekçeden söz etmiş değildi.

“Ne dilekçesi?” Diye çıkıştı yargıç. “Burada şimdi delilleri değerlendirmeye devam edeceğiz, dilekçenin sırası mı?”
“Efendim…”

“Otur yerine!” diye bağırdı yargıç yine, İsmail’in sözünü tamamlamasına izin vermeden.

Ama İsmail oturmadı. Dilekçe elindeydi. Sanırım baştaki niyeti dilekçeyi mahkemeye vermekti ama yargıç sert davranınca onu bulunduğu yerden okumaya karar verdi. Kâğıdı tutan elleri titriyordu. Biz, sanık yerlerinde oturanlar ve karşıda, yanda bulunan avukatlar suspus olmuş, İsmail’in diyeceklerini merak ediyorduk.

“Efendim, izin verin, dilekçemi buradan okuyayım.”

“Bir şikâyetin varsa idareye bildir, burası dilekçe verme yeri değil, otur!”

Yargıç sert ve azarlayıcıydı.

Ne ki, İsmail yine oturmadı. Dimdik ayaktaydı ve elindeki kâğıt titriyordu.

“Burası, mahkemenizle ilgili,” dedi.

“Nedir?”

İsmail dilekçeyi okumaya başladı:

“İstanbul 2. Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığına…”

“Okuma,” diye bağırdı yargıç. “Ne istediğini söyle.”

İsmail ellerini indirdi. Kâğıt sol elinde duruyordu.

“Kitaplarımı istiyorum,” diye bağırdı.

Heyecanlıydı ve sesi titrekti.

Yargıç da sinirliydi:

“Ne kitabı?”

“Kitabı değil, kitaplarımı. Bir yıl kadar önce evimden alındığımda çuvallara doldurulup götürülen binlerce kitabımı. Kitaplarımı istiyorum.”

“Muhatabın biz değiliz, “ dedi yargıç. “Kim almışsa kitaplarını, git ondan iste.”

“Muhatabım sizsiniz. O alınma sonucunda getirildiğim yer burasıdır çünkü. Kitaplarımı geri verin. Kitaplarımı istiyorum.”
Yargıç bu tip ısrarları ve direnişleri hiç sevmezdi. Onun önünde hak ve hukuktan söz etmeyecektiniz. Dik durmayacaktınız, boynunuz hep eğik olacaktı. Kendimizi savunmamıza dahi kızardı. Ne bizim ne de avukatlarımızın savunmalarına saygısı vardı. Tam bir despot ve azarlayıcı idi. İsmail’i pes ettirmek için bağırdı;

“Bu mahkeme, sizin bilmem ne zaman alınmış kitaplarınızla ilgili değildir! Otur yerine!”

Yargıç, hiçbir zaman bize, ‘siz’ diye hitap etmedi. Buradaki ‘siz’le hepimizi kastediyordu. Yani, sizin de böyle bir talebiniz olacaksa, daha şimdiden cevabınızı alın, demek istiyordu. Çünkü o da biliyordu ki, bir gece yarısı evimizin basılıp alınmamız sırasında, kitaplarımız da toplanmış ve çuvallara doldurularak götürülmüştü. Yargıç için en iyisi böyle bir talebe yüz vermemek ve yol açmasını önlemekti.

İsmail oturmadı. Dilekçesini ceketinin cebine koydu. İki eliyle yapıştığı önündeki sıradan da kuvvet alarak, azarlayıcı nazarlarla yargıçları süzdü. Kararlı görünüyordu.

“O zaman nereye başvuracağımı söyleyin, oraya dilekçe vereyim,” dedi.

“Sen kitaplarını alan kişileri veya makamı tanımıyor musun?”

“Polisler ve askerler birlikte girmişlerdi evime ama kim olduklarını bilmiyorum. Bana bir açıklama yapmadılar. Alındığım andan itibaren başımı eğmemi, yüzlerine bakmama mı tembihlediler. Bırakınız kim olduklarını, nereden geldiklerini dahi bilmiyorum. Yüzlerini hiç göremedim. Şimdi, nereye, kime başvurayım, onu da bilmiyorum. Kitaplarımı istiyorum.”

“Yeter, mahkemenin zamanını işgal etme, otur yerine.”

İsmail gene oturmadı. Başımı arkaya çevirip ona baktım, ama o beni görmedi bile. Tüm duyu sistemini mahkemeye ve “Kitaplarımı istiyorum,” diye seslendirdiği istemine odaklamıştı. Uzun boylu, iri cüsseli, gür bıyıklı, babayiğit bir adamdı İsmail. Orada, elleri benim oturduğum banka yapışık, dimdik ayakta duruyordu. Sesini biraz daha yükselterek şöyle dedi:
“Ben kitaplarımı istediğimi söylüyorum, siz bana otur diyorsunuz. Kitaplarımı istiyorum. Onlarda suç unsuru yoktu, onlar suçlu değildi, kitap suçlu olmaz zaten. Ama onlar, bir yıldan fazla bir süredir bendan uzak, benden ayrı yaşıyorlar. Biz birlikte yaşamaya alışığız. Onlar yoksa yaşamın bir anlamı olmaz ki. Kitaplarımı istiyorum!”

Yargıç çok kızdı bu konuşmaya. Hele de o, “kitap suçlu olmaz,” cümlesini duyduğu an, suratında beliren hiddeti bir görmeliydiniz. Yumruğunu kürsüye vurarak İsmail’i azarladı.

“Dikkati başka konulara çekerek, inadına mahkemenin gündemini saptırıyorsun. Otur yerine, oturmazsan tutuklarım seni!”
“Tutuklayın,” dedi İsmail, umursamaz bir tavırla. “Sizin bildiğiniz tek şey odur zaten, tutuklamak! Tutuklasanız da tutuklamasanız da kitaplarımı istiyorum ben. Bu talebim…”

“Otur, mahkemeye saygısızlık yapıyorsun. Otur dedim!”

Yanında oturan Nedim, “Tamam İsmail, söyleyeceğini söyledin, yeter, tutuklayacak seni,” dedi. Ama İsmail ona da aldırmadı..
“Kitaplarımı istiyorum,” diye bağırdı gene.

Duruşma yargıcı binbaşı, elini ağzının hizasına getirip dudak hareketlerini gizlemek suretiyle, önce sağındaki piyade albayına, sonra solundaki üye yargıç yüzbaşıya dönerek, bir şeyler fısıldadı. Bu hareketin ne anlama geldiğini ezberlemiştik artık. Karar çıkarmak için her iki üyeyi de ikna etmeye çalışıyordu. Tutuklama kararı! İsmail’i tutuklayıp cezaevine gönderecek ve huzur içinde işine devam edecekti.

İsmail’in umurunda değildi bu ama biz endişeliydik. Biz de kendi aramızda fısıldaşmaya başladık. Nedim ceketinden tutup İsmail’i oturtmak istedi.

“Yeter ama İsmail, otur yerine, kendini tutuklatmak mı istiyorsun? Ayrıca, bu mahkeme kitapları iade konusunda yetkili olmayabilir,” dedi.

İsmail ne oturdu, ne de hemşerisi ve en yakın arkadaşı Nedim’e yanıt verdi. Öyle, baştan beri durduğu şekliyle, elleri önündeki banka yapışık, dik, vakur, karşıya, kürsüye, karar çıkarmak için fısıldaşarak tartışan mahkeme heyetine bakıyordu. Ben de, başım arkaya dönük, hayranlıkla, onun kararlı duruşunu izliyordum. Herkes endişeliydi. Hiçbir arkadaşımız İsmail’in tutuklanmasını istemiyordu. Orhan Ağabey (Apaydın), Nedim’e onu ikna etmesini işaretledi. Nedim de Adana milletvekiliydi ve İsmail’e hepimizden daha yakındı.

“İsmail,” dedi. “Onlar seni tutuklamadan önce, talebini ertelediğini söyle. Vazgeçme, ama ertele. Tutuklanman an meselesidir, İsmail, lütfen.”




Ona değil de bir kayaya söylüyordu bunları sanki. İsmail, Nedim’i duymamış gibi tepkisiz görünüyordu. Derken mahkeme heyetinin fısıltılı müzakeresi sona erdi. Ne var ki, duruşma yargıcının suratından düşen bin parçaydı. Bundan, tutuklama kararı çıkartamadığını anladık. Onca duruşmadan sonra, biz hepimiz, adamın uzmanı kesilmiştik. Bütün hareketlerinin, yüz renginin, mimiklerinin ne anlama geldiğini hemen anlayabilirdik. İsmail de anlamıştı yargıcın karar çıkartamadığını. İsmail’in yüzüne baktım. Yüzünde mutluğunun kırmızı, mor dalgaları dolaşıyordu.

Yargıç gözlüksüz uzağı net göremezdi. Önündeki yazıları okuyabilirdi ama uzağı görme özürlüydü. Gözlüğünü eliyle burnunun üstünde tutup İsmail’e baktı.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Öğretmenler Gününe En Anlamlı Hediye Eğitimci Veli İmir'den

“Tamam, şov yapmak ise niyetin, bunu yaptın işte, şimdi otur yerine.”
Duruşma yargıcının sesi gür değildi. Tutuklama kararı için diğer iki üyeden olumlu oy çıkaramamanın yenilgisi sesine de yansımıştı. Bizler gibi İsmail de bunun farkındaydı.
Arkaya dönüp İsmail’in yüzüne bir daha baktım. Yüzünden, haklılığına inanmış, hiç eğilmemiş, hep dik durmuş, onu eyleminden caydırmaya çalışan hiçbir uyarıya kulak asmamış, korkmamış, pes etmemiş ve sonunda zafer kazanmış onurlu bir insanın gururunu okuyabilirdiniz.
“Ben şov yapmıyorum burada, sadece kitaplarımı istiyorum. Kitaplarımı istiyorum!”
Yargıç burnunun üstünde tuttuğu gözlüğü yüzünden indirdi. Böyle bir tepkiye, bir yenilgiye alışık değildi. Askeri yönetimin, sıkıyönetim idaresinin bütün yasaları, kuralları hep ondan yanaydı. Şimdiye kadar sırtını onlara dayayarak, başka hiçbir hukuk ya da insanlık değerine önem vermeden rahatça hareket etmiş ve insanları azarlamanın, tutuklayıp hapse atmanın zevkini tatmış, bunun keyfini yaşamıştı. Ne var ki, şimdi acınacak haldeydi.
İsmail o an, bir dev gibi, sanki 12 Eylül despotizminin kanlı gömleğini giyen bir maketi, ense kısmından yakalayıp kaldırmış, ibret-i âlem olsun diye herkese göstermiş, sonra da elini gevşeterek yere atmıştı. O denli güçlü ve yüce bir görünüme sahipti.
Yengi onundu.
Ve son bir kez daha haykırdı ki, salon çınladı.

“Kitaplarımı istiyorum! Benim çocuklarıma bırakabileceğim tek servetim kütüphanemdir. Kitaplarım benim onurumdur. Kitaplarımı istiyorum! Kitaplarımı geri verin!”

Mahkeme heyeti, çaresiz, oturuma ara vermek zorunda kaldı.

Ne var ki, İsmail, ne o gün, ne de daha sonra, hiçbir zaman kitaplarına kavuşamadı.

Yıllar sonra, o güne dek verdiği onlarca dilekçeye aldığı yazılı yanıtta, bir askeri mahkeme kararı olarak, şu cümle sırıtıyordu:
“Kitaplarınız hakkında müsadere kararı alınmıştır.”

ŞEFİK ASAN

Şefik Asan Kimdir?

Eğitimci, yazar, televizyon programcısı

1941 yılında Trabzon’un Of ilçesine bağlı Erenköy’de doğdu. İlköğrenimini Of’ta, Öğretmen Okulunu Trabzon’da, yüksek öğrenimini Samsun’da tamamladı.

1962’de, öğretmenliğinin daha ikinci yılında, kendi köyü, Erenköy’de gerçekleştirdiği eğitim devrimi o zaman Trabzon’da ve basında geniş yankı uyandırdı. Köye atandığı zaman okulda 2’si kız, toplam 52 öğrenci vardı. Okul dışında ise okullaşmamış 210 çocuk. O zaman bu çocukların çoğu ya nüfusa kayıtlı değildi, ya da yaşlarından çok küçük yazılmışlardı. Şefik Asan yeni yürürlüğe giren 1961 Anayasası’nın ilköğretimi, eskiye göre daha zorunlu kılan yaptırım gücünü de kullanarak, okul dışında bulunan 130’u kız, 80’i erkek olmak üzere 210 çocuğu okula aldı. Aradan geçen 45 yıl sonra bugün hâlâ “Baba Beni Okula Gönder” kampanyalarının yapıldığı ülkemizde o zaman bu olay, Trabzon basınında ve eğitim çevrelerinde bir devrim diye nitelendirildi.

Köy öğretmenliği sırasındaki ikinci büyük atılımı, bir dağ köyü olan (o zamanki adı Dağeteği idi) Erenköy’e yol getirmekti. O tarihte Of ilçesinde sadece iki köye (onlar da merkez köyleriydi) yol gidiyordu. Erenköy’ü Of-Çaykara şosesine bağlayacak yol tamamıyla dik kayalıkları delerek geçecekti. O köylüyü birleştirdi, Almanya’da olan köylü işçilere mektuplar yazarak para desteği aldı ve hükümetten de makine yardımı temin ederek 1964’te işe başladı ve iki yıl içinde yolu köye ulaştırdı. O zaman, Of ilçesinde, böyle bir yerden yol geçirmeyi ancak Ruslar başarır (çünkü işgal sırasında Rusların bölgede yaptığı yolların benzerini hâlâ yapılamamıştı) diyerek olabileceğine inanmayanlar, bittiğinde bunu mucize diye karşıladılar. Milliyet Gazetesi’nin Trabzon muhabiri Ömer Güner bunu böyle yorumlayarak gazeteye haber yapmıştı.

Şefik Asan’ın, Trabzon’da öğretmenken, 1972’de yönetimini genel merkez atamasıyla ele aldığı Halkevi ile başlattığı büyük kültür atılımı altı ay içinde Trabzon’a hareket getirdi. Üniversitedeki gençleri de örgütleyerek, altı ay içinde ilde Halkevi tiyatrosunu kurdu, on kadar halk dansları grubu oluşturdu. Müzik grupları organize etti. Halkevi’nin yayın organı olarak yayına soktuğu DEYİŞ gazetesi 5000 adet basılıp bütün köylere gönderildi. Çok değil, altı ay sonra, 1972 yılı Haziran ayında, Trabzon Kapalı Spor Salonu’nda gerçekleştirilen müzik ve halk oyunları şöleni Trabzon’un kültürel çehresini değiştiren hareketin mutlu bir göstergesi oldu. Bu kültür hareketi kısa zamanda çevreye yayılarak 8 ilçede daha halkevi açıldı. Şefik Asan bir yıl sonra Halkevi başkanlığını Temel Aydınoğlu’na devrederek, 9 halkevinden oluşturduğu il koordinasyon kurulu başkanlığına geçti. 1973 Nisan ayında Ankara’da toplanan Halkevleri Kurultayı’nda, statükocu eski askerlerin genel merkez yönetimine karşı muhalefet eden tek grup, onun başkanlığındaki Karadeniz ekibiydi.

İstanbul’a taşındığı 1974 sonunda, 35 şubenin bağlı bulunduğu İstanbul Halkevleri İl Koordinasyon Kurulu’nun önce genel sekreterliğine, ardından başkanlığına getirildi. 1975’de Ankara’da toplanan Halkevleri Kurultayı’nın divan başkanı oydu. 1977’deki kurultayda da genel yönetim kurulu üyeliği ve 1.Bölge temsilciliğine seçildi. 1975-80 arası, onun yönetimindeki İstanbul halkevlerinden Pendik ve Bakırköy şubeleri, katıldıkları uluslararası yarışmalarda Türkiye’yi başarı ile temsil ederek, birincilikler kazandılar.

1976 yılında İstanbul Barosu Başkanı Orhan Apaydın ve Büyükelçi Mahmut Dikerdem’in öncülüğüyle kurulan ve ülkenin en seçkin entelektüellerini içine alarak faaliyete geçen Türkiye Barış Derneği yönetimi, Halkevlerindeki başarılarını fark ederek onu üye olmaya davet etti. 1978 ve 1980 genel kurullarında iki kez Barış Derneği yönetim kuruluna seçildi. Bu görevi 12 Eylül 1980’de tüm demokratik kuruluşlarla birlikte Barış Derneği’nin de kapatılmasıyla sona erdi.

Şefik Asan 12 Mart 1971 Askeri müdahalesinden sonra, bir grup Trabzonlu aydınla tutuklanarak Ankara’ya götürüldü. O zaman basında adı -biraz da ironi katılarak- ‘Titrek Hamsi Hücresi’ olarak konulan ve aralarında Zülfü Livaneli, Ataol Behramoğlu’nun da bulunduğu 68 kişilik grup bir ay sonra serbest bırakılıp, daha sonra beraat etti. Ama 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra başlatılan Türkiye Barış Derneği Davası öyle kısa sürmedi. Bütün dünyayı ayağa kaldıran ve Askeri Cunta’ya zor anlar yaşatan Barış Davası uzun yargılamaların sonunda ülkenin en seçkin aydınlarının mahkûmiyetiyle sonuçlandı. Şefik Asan sekiz yıl hüküm giyenler arasındaydı. Dava iki kez Askeri Yargıtay’a gidip gelerek sonunda beraatla sonuçlandı, ama herkes yattığıyla kaldı.




Şefik Asan’ın yazı hayatı 1968 yılında Varlık Dergisi’nde çıkan bir makalesiyle başladı. 1972’de Yeni Ortam Gazetesi’nde “Depolama Diplomalama” başlığı altındaki eğitim sistemini eleştiren incelemesi bir hafta süreyle tefrika edildi. Aynı yıl başkanı bulunduğu Trabzon Halkevi’nin yayın organı DEYİŞ gazetesini, yalnız başına yayımlayarak iki yıl yaşattı. 1992-93 yıllarında Karadeniz Vakfı Genel Sekreteri iken VİYA dergisini yönetti. Aynı yıllarda, Milliyet Gazetesi’nde konuk yazar olarak köşe yazıları yazdı. Çeşitli edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı.

İlk romanı KAÇIŞ Gendaş Kültür tarafından yayımlandı. İkinci romanı ŞİMDİ YAŞAMAK VARDI Heyamola Yayınları arasında çıktı. BARIŞ KÜLTÜRÜ adlı kitabı 2007 Dünya Barış Yılı kutlamalarından önce yayımlanmak üzere hazırlandı.

Şefik Asan 2006 Ekim ayından beri Teknoloji Televizyonu’nda haftada bir yayımlanan KİTAP DÜNYASI adlı programın yapımcılığını ve sunuculuğunu yürütüyor.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Yorum yazmak için giriş yapmalısın